Sabahattin İsmail Sabahattin İsmail

DENKTAŞ’IN TARİHİ MEKTUBU

28 Aralık 2022
DENKTAŞIN TARİHİ MEKTUBU

 

Aşağıdaki yazıyı gazeteci Ahmet Tolgay 29 Aralık 2022 tarihinde Facebook sayfasında yayınladı.  Tarihi önemine binaen aynen aktarıyorum: 

***
"Varoluş mücdelemizin lideri Rauf Denktaş’ın tanınmış diplomat İlter Türkmen’e gönderdiği ulusal diplomasi dersi niteliğindeki mektubun 17’nci yıl dönümü… Danışmanlarından merhum Dr. Hüsnü Feridun’un vefatından önce arşivinden çıkartarak “günü geldiğinde yayınla, ne olur” vasiyetiyle bana verdiği bu mektubun sunumunu yıl dönümüne saklamıştım. Ölüm yıl dönümü yaklaşan Denktaş’ı da, Dr. Hüsnü Feridun’u da rahmet ve saygıyla anarak, İlter Türkmen'in sakıncalı diplomatik aksiyonlarını durduran bu tarihi belgeyi toplumsal hafızamıza emanet ediyorum:     


“Rauf R. Denktaş
28 Aralık 2005
Sayın İlter Türkmen,

Türkiye'nin AB yolunda "KIBRIS MESELESİNİ" Türkiye'nin önüne engel olarak koyan ben değilim. Bu konuda Kıbrıs Türklerinin de suçu yoktur.

Yıllardır Türkiye'ye "AB ÜYESİ OLMAK İSTİYORSAN KIBRIS MESELESİNİ HALLET" diyen AB'nin bu haksız talebine karşı engin tecrübenizi ve nüfuzunuzu kullanarak bu haksızlık karşısında yazılarınızla ve temaslarınızla karşı çıkmanızı çok bekledim. Olmadı.

Aksine benim KKTC'ni ve Bağımsızlığı desteklememi, Amerikan-İngiliz-Yunanistan -Rum liderliği ve içimizdeki o günün muhalefeti paralelinde "UYUŞMAZLIK" olarak değerlendirenler arasında, yerinizi aldınız.
Sanki Rum-Yunan ikilisinin, Kıbrıs'ın tümüne sahip çıkmanın ötesinde bir hedefi veya siyaseti varmış gibi; sanki Rum-Yunan ikilisi bize uzlaşabileceğimiz birşeyler öneriyormuş da ben kendi çıkarım için bunları reddediyormuşum gibi bir inançla, halkımıza, Türkiye'yi Ada’dan çıkartan ve bizi er geç Rum'un insafına bırakacak olan Annan Planı'nı "BARIŞ" adına sonuna kadar desteklediniz.

"ANNAN PLANI'NA TÜRK TARAFI OLUMLU OY KULLANDIĞI TAKDİRDE TÜRKİYE'NİN AB YOLU ARDINA KADAR AÇILACAK" temasını işleyerek "TÜRKİYE'YE OLAN BAĞLILIĞIMI VE SEVGİMİ" istismar edercesine beni bu plan için "EVET" kampanyası yürütmem yönünde etkilemeğe de çalıştınız.

Gerçekleri bildiğiniz halde "KOPENHAG'DA VE LAHEY'DE DENKTAŞ ANNAN PLANI'NI KABUL ETMİŞ OLSAYDI TÜRKİYE BUGÜN ZOR DURUMDA KALMAYACAKTI" temasını da insafsızca işlediniz ve işlemeğe devam ediyorsunuz. Referandumdan bu yana 20 ay geçtiği halde, yanlış siyasetinizin getirdiği tüm olumsuzlukları benim kapımın önüne koymağa çalışanlar arasında mümtaz konumunuzu korumaya devam ediyorsunuz.

Kıbrıs meselesinin bir ömrü alan uzun yolculuğunda olumsuzluklar karşısında "GÜNAH KEÇİSİ" olarak tanımlanmaya alışmış bir kişiyim. Gün gelmiştir, beni sindirmek ve kabul edilmeyecek önerileri kabul etmem için yapılan baskılar sonucu bir evlât kaybetmiş bir insanım. Bunları yapanların da, o günkü şartlarda, Rum'un uzlaşıdan yana olduğu inancı ile hareket ettiklerinden kuşkum yoktur. Bu nedenle de hiçbir zaman, size olduğu gibi, bunu yapanlara darılmadım. "HERŞEY VATAN İÇİN" diyerek yoluma, daima olduğu gibi Türkiye ile işbirliği içinde devam ettim.

Federasyon istemediklerini, bizimle taktik icabı görüşür gibi yaptıklarını kanıtlamış olan Rum-Yunan ikilisi karşısında Sayın İsmail Cem'in de yerinde teşhisi ile "HÜKÜMET" statüsü altında yıllarımızı çalmış olan Rum liderliği karşısında dengeyi bulmak için konfederasyon tezine dönmek zorunda kaldık.

Bunun haklılığını savunmanızı beklerdik çünkü Rum-Yunan ikilisinin gerçek siyasetini bilecek donanıma sahiptiniz. Halbuki siz Yunan'ın dostluğuna ve Rumların uzlaşmadan yana olduklarına, Referandumda Rumların da "EVET" diyeceklerine inandınız.

Bugün De Soto, Verheugen, Weston bu konuda Rum liderliği tarafından kandırıldıklarını söyleyebilmektedirler. Bu "KANDIRILMIŞLARIN" kandırdıkları sizlerden de bu konuda (ve 20 aylık bir boş bekleyişten sonra) Kıbrıs Türklerine "EVET" dedirtmekle hata yaptık demenizi beklemiyoruz.

Ancak tarih muhakkak, gün gele, Türk tarafı Rum’la federasyon yapılamayacağını, Rum'un Kıbrıs'a sahip çıkmanın ötesinde bir siyaseti olmadığını ve bu nedenle kalıcı bir anlaşmanın iki devlet esasına dayalı bir formülle mümkün olacağını niye İsmail Cem'den önce tespit etmedi sorusuna cevap arayacaktır. Bu tespit yapıldıktan ve "İKİ DEVLETİN ORTAKLIĞI; AB'DE EŞİT ŞARTLARDA BİRLEŞME" formülü kabul edildikten sonra, bir çırpıda, "AMERİKA ÖYLE İSTİYOR VE RUM TARAFI BU PLANI KABUL EDECEK" diye Annan Planı gibi bir planla yeniden federasyona, dönüş niye kabul edildi sorusu da ayrı bir soru olarak tarihçileri herhalde meşgul edecektir.

TBMM'de CHP'nin lütfu sayesinde sesimi duyurmak fırsatı bulduğum için mutluyum.
Annan Planı'nın gündeme gelişi ile "BÜYÜK MEDYA"nın başlattığı ambargo nedeniyle, bu yaşta, gerçekleri öğrenmek isteyen halktan aldığım davetlere icabet etmeyi, bize ve Türkiye'ye inanarak her şeyini ortaya koyan ve 42 yıldır inanılmaz bir inanç ve sabırla "MİLLİ DAVAYA" sahip çıkmış olan halkıma, müşterek şehitlerimize ve gazilerimize kaçınılmaz bir borç ve şerefli bir görev addetmekteyim.

Bu yaklaşımımda duygusal olmamak mümkün değildir. Sizin hamaset diyerek bir kenara itmekte olduğunuz konuşmalarımdaki gerçeklere gözünüzü kapatma hakkınızı kimse elinizden alamaz.
Konuşmalarımda vurguladığım gerçekler şunlardır:

Kıbrıs meselesi 42 yıldır halledilememişse bunun başlıca nedeni meseleyi halletmek için yardımlarını beklediğimiz ABD ile Garantör İngiltere'nin kendi çıkarları nedeniyle Kıbrıs meselesine teşhis koymaktan kaçınmış olmaları; ta başlangıçtan eli kanlı terörist Makarios'la onun Anayasa dışı idaresini "MEŞRU HÜKÜMET" olarak tanımış ve tanıtmış olmaları, bu yanlıştan bugüne kadar dönmemeleridir.
ABD ile İngiltere'nin arşivlerini incelerseniz bu gerçeği bütün çıplaklığı ile göreceksiniz. Bunlara göre Kıbrıs Türklerinin varlığı veya yokluğu, ileride ne olacakları önemli değildir.
Önemli olan iki Nato ülkesinin kavga etmemesidir. İngilizler açısından Rum terörünün üslerini hedef almamasıdır. Annan Planı'nın bu yapımcıları bu planda öngördükleri idari sistemin yürümeyeceğini ve bunun 1960 "ORTAKLIK DEVLETİNİN" yıkımından çok daha erken yıkılacağını çok iyi bilmektedirler. AB normlarının herşeyi halledeceği kanısındadırlar. Rum'un da istediği ve beklediği budur.
Türkiye 1960 Uluslararası Antlaşmaları gereğince Kıbrıs'ta bulunmaktadır. Barıştan, uzlaşmadan yana olduğunu 1960'da kendisine ve Kıbrıs Türklerine verilmiş olan hakları korumak için yıllarca sabırla çaba harcayarak ve en sonunda evlatlarını şehit ederek kanıtlamıştır.

Buna rağmen meselenin halledilememesinin nedeni, Barış Harekâtına rağmen ABD ile İngiltere'nin Kıbrıs'a bakış açılarını değiştirmemiş olmalarıdır, Türkiye'yi adadan güç kullanarak çıkaramayacaklarını bilen bu devletler, konunun AB yolu ile Türkiye'ye baskı yaparak halledilmesinden yanadırlar.
Bunların maksatlı yorumlarına göre "TÜRKİYE, ANNAN PLANI'NI KABUL ETMEKLE KIBRIS TÜRKLERİ BUNDAN BÖYLE "AYRI EGEMENLİKTE VE AYRI BAĞIMSIZLIKTA, KONFEDERAL BİR ÇÖZÜMDE ISRAR ETMEYECEĞİNİ" kanıtlamıştır.

Türkiye Kıbrıs Türklerini bu çizgide tutmakla yükümlü kılınmıştır.. Baskılar bu nedenle artmaktadır.

Geçmişte bu baskılar, Türkiye'nin AB'ne "KIBRIS ADI ALTINDA RUM İDARESİNİ ÜYE YAPARSAN, BEN DE KKTC İLE AYNİ ESASTA ENTEGRASYONA GİDERİM" kararlılığı sayesinde önlenmiş ve "KIBRIS MESELESİ TÜRKİYE'NİN AB ÜYELİĞİ İLE BAĞLANTILI DEĞİLDİR" şeklinde sağlıklı bir karar alınmıştı.

Şimdi Türkiye'nin "KIBRIS MESELESİNİN HALLİ" ile AB üyeliğini birlikte yürütmekte sakınca görmediğini görüyoruz. Ve bu yanlıştan dönülmelidir mesajını vermeye çalışıyoruz. Rum idaresinin "MEŞRU KIBRIS HÜKÜMETİ" olmadığı konusunda çok daha aktif bir lobi faaliyetine ihtiyaç olduğu kanısındayız.

Rum idaresinin geçmişini Avrupa Birliğine ve AİHM yargıçlarına etkin bir şekilde anlatmak zarureti vardır. Son Aresti davasında Maraş'ın topraklarının Vakıf olduğu, zamanında bu toprakların Rumlar tarafından gaspedildiği bir vakıadır. Bu gerçeği mahkeme nasıl olur da kaale almaz?

Mahkeme bu gerçeği kaale almadı diye boyun mu eğilecektir? Evkaf idaresinin bu konuda derhal harekete geçerek hakkını aramasının yolları nelerdir? Bunlar üzerinde çalışmak gerekmektedir.
Bu yapılacağına bu tek yanlı kararları uygulama yoluna gidiyoruz ve kendi kendimizi de teselli edercesine "BÖYLELİKLE"KKTC'NİN BİR İLK MÜRACAAT MERCİİ OLACAĞINI" yayıyoruz.

AİHM'nin KKTC'ni tanımadığını ve idaremizi Türkiye'nin bir "ALT KURULUŞU" addettiğini, dolayısı ile KKTC'de olup bitenlerden Türkiye'yi sorumlu tutmağa devam ettiğini unutuyoruz.

AB ülkelerine ve dünyaya da kendini Kıbrıs'ın meşru hükümeti, Kıbrıs Türklerini Kıbrıs'ta bir azınlık ve Türkiye'yi de işgalci olarak gören Rum idaresi ile uzlaşmaya hazır olduğumuzu yayıp duruyoruz.
Uzlaşmanın parametrelerini Cumhurbaşkanı Sayın Sezer açıkladığı halde bunları ağzımıza almaktan çekiniyoruz. "KIBRIS MESELESİNİN HALLİ SABIR İSTER" derken meselenin hallinde KKTC'nin her ne pahasına olursa olsun korunacağı mesajını vermiyoruz.

Rum ise herhangi bir uzlaşma formülünde "KIBRIS CUMHURİYETİ VAR OLACAK" ve uzlaşma "AB NORMLARINI İÇERECEKTİR; UZLAŞMA YAŞAYABİLİR, UYGULANABİLİR OLMALIDIR" demekle hal çaresini üniter bir devlet çerçevesinde çoğunluk esasına dayalı bir yola çekmektedir.

Mal mülk konuları BM'nin sunduğu her planda topluca halledilebilecek siyasi bir sorun olmaktan çıkmış, bireylerin yargı yolu ile halline dönüştürülmüştür. Buna da boyun eğmekteyiz.
Rum tarafındaki malımızın, mülkümüzün tazminatını, kayıplarımızın, öldürülen kadın ve çocuklarımızın, bıraktığımız taşınmazların, Türkiye'nin kayıplarının hesabını sormak için dikilmiyoruz, hatta bunların varlığını Avrupa'daki basın yolu İle ilgililere ve kamu oyuna duyurmak için harekete geçmiyoruz.

En önemlisi siyasi müzakere yolu ile halledilmesi gereken konuların yargı yolu ile halledilebileceğine razı olmuş durumdayız.

Bu yargı yolunda Rum idaresi "MEŞRU HÜKÜMET" olarak arzı endam etmekte KKTC'nin varlığından bile söz edilememektedir. Yarın bu yola tevessül ederek limanların açılması, askerin adadan çekilmesi gibi hayati konular da AİHM'e getirilebilecektir. O zaman ne yapacağız?

Yunanistan'ın Dış İşleri Bakanı Moliviyatis yaptığı açıklamada "YUNANİSTAN İLE TÜRKİYE ARASINDAKİ SORUNLARI AB İLE TÜRKİYE ARASINDA SORUNLAR HALİNE GETİRDİK. BU BÜYÜK BİR OLAYDIR. ŞİMDİ TÜRKİYE AB YOLUNDA BU SORUNLARI HALLETMEK ZORUNDA KALACAKTIR" buyurmuştur.

Rum Dışişleri Bakanı da "BİZ TÜRKİYE YOLA GELECEK DİYE MÜZAKERELERİN BAŞLAMASINA ONAY VERDİK. ŞİMDİ TÜRKİYE LİMANLARINI BİZE AÇMAZSA AB İLE TERS DÜŞMÜŞ OLACAKTIR" demektedir.

İngiliz dostumuz (!) ve Garantörümüz, 1960 Antlaşmalarına rağmen Kıbrıs Rum idaresinin AB üyesi olması için elinden gelen herşeyi yapmakla kalmamış, Avusturya'ya "AYI'NIN DERİSİNİ YÜZMEK İSTİYORSAN, EVVELÂ TUZAĞA GİRMESİNİ SAĞLAMALISIN" demek suretiyle Türkiye'nin AB üyeliğini nasıl değerlendirdiğini kanıtlamıştır.

Bu da yetmemiş Papadopullos'a "TÜRK ASKERİNİN ADADAN ÇIKMASINI VE KKTC'NİN TANINMAMASINI İSTEDİĞİNE GÖRE TÜRKİYE İLE MÜZAKERELERİN BAŞLAMASI KONUSUNDA ZORLUK ÇIKARMA" önerisinde bulunmuştur.

Yunanistan Türk askerinin adadan çıkacağı günü beklemektedir. Ege kartını, 12 mil oyununu ondan sonra rahatlıkla oynayacaktır. AB Türkiye'den azınlık olmayanlara azınlık hakkı verilmesini, vilâyetlere özerklik verilmesini, Atatürk'ün üniter devleti oluşturmuş olan, ilkelerinden vazgeçilmesini, Ekümenlik konusunu halletmesini ve daha neler istemektedir.

Yunanistan halen Bozcaada, Gökçeada konusunda toprak talebine başlamıştır bile. Biz Türkiye'nin bunlara lâyık olmadığını savunuyoruz. AB karşıtı değiliz. AB'nin Yunan şantajına yenik düştüğünü ve Türkiye için öngördüğü formüllerin Sevr'i canlandırabileceğini görüyor ve ürperiyoruz. Bunu tahmin etmemize de gerek yoktur.

Bildiğiniz gibi bazı AB ülkeleri "TÜRKİYE SEVR ANTLAŞMASINI UYGULAMAYA BAŞLAMALIDIR'" demektedirler.

Ermeni meselesi kaç AB üyesi ülke tarafından Meclis kararı ile gündemde tutulmaktadır. Bütün bunlara rağmen "TAM ÜYELİK" beklentisi içinde olabileceğinize inanmak istemiyorum. AB Türkiye'ye uzun süre (ve belki de kalıcı olarak) serbest dolaşım hakkı tanıyamayacağını açıklamıştır.

Bu şartlarda ve "ÜYE YAPAMASAK DA TÜRKİYE'Yİ KENDİ LİMANLARIMIZA DEMİRLEMELİYİZ" düşüncelerine rağmen (Fransa'nın halk oylaması tuzağını unutsanız bile) "UCU AÇIK" ve içi mayınlarla dolu bir AB yolculuğuna başlarken Kıbrıs'ın gözden çıkarılmasını nasıl düşünebilirsiniz?

Siz, sanki bunlar yokmuş, olmamış ve olmayacakmış gibi davranarak iyimser bir yaklaşımla "KIBRIS'TA İSTENİLEN YAPILIRSA TÜRKİYE'NİN YOLU AÇILACAK" noktasında direnmektesiniz. Ben de Kıbrıs meselesi Türkiye'nin AB üyeliğinden ayrı bir meseledir diyor ve Sayın Cumhurbaşkanı Sezer'in vurguladığı milli formüle dönüşten başka çare olmadığını savunuyorum.

AB'nin Türkiye'ye bakış açısını nasıl değerlendirdiğimi açıklamış oldum. Sizin gibi tecrübeli bir "YILDIZ" uzmanın da teslim etmesi gereken bu samimiyetsizlik ve isteksizlik karşısında Türk Ulusuna uyarıcı yazılarınızla yol göstermenizi beklerdik.

"UCU AÇIK" bir yolun başında Türkiye sanki tam üye olmuş veya olacakmış gibi Kıbrıs'ı bunun karşılığında Rum'a (onlara göre AB üyesi Kıbrıs'a) bağışlamak istiyorlar.

Önümüzdeki 6 ay içinde Rum idaresi ile ilişkilerini normalleştir diyorlar. Rumların taşınır ve taşınmaz malları için gerekeni yap, onları tatmin et ültimatomunu da AİHM'ne verdirtiyorlar.

Türklerin statüleri, ve varlıkları onları ilgilendirmiyor: Türkiye'yi Rum'un gözü ile işgalci olarak görmektedirler. Başka hiçbir adayın önüne koymadıkları ağır şartları Türkiye'nin önüne koymaktadırlar. Nedeni sorulduğunda da "% 80 AVRUPALININ TÜRKİYE'Yİ İSTEMEDİĞİNİ, BU ZOR ŞARTLARI ONLARI YUMUŞATMAK İÇİN KOYDUKLARINI" söyleyebiliyorlar!

Bütün bunlara ek olarak Kıbrıs'ta Türklerle eşit şartlarda bir araya gelmek niyeti olmayan Rum idaresi 2005 yılını EOKA yılı ilân etmiş; Papapetru'nun "BİZ AKRİTAS PLANI ALTINDA RUM GENÇLERİNİ TÜRKLERİ ÖLDÜRMEK İÇİN SİLAHLAMIŞTIK" dediği 21 bin EOKA'cıya madalya verme merasimi var; Papadopullos BM Genel Kurulunda "KIBRIS MESELESİ OSMOSİS YOLU İLE HALLEDİLECEKTİR" diyor ve alkışlarla kürsüden iniyor.

BM Genel Sekreteri "RUMLARIN HAYIR OYLARI SADECE BENİM PLANIMIN REDDİ DEĞİLDİR; BARISIN/UZLAŞMANIN REDDİDİR" diyor.

Papadopullos "SERTLİKLE ELDE ETTİKLERİMİZİ KORUYACAĞIZ" diyebiliyor ve "benim muhatabım Türkiye’dir diyerek, Kıbrıs'a sahip çıkmaktan öteye bir düşüncesi olmadığını kanıtlayabiliyor.

Bütün bunlara rağmen Türk tarafı olarak biz dünyaya "UZLAŞMA İSTİYORUZ, RUM'U MASAYA GETİRİNİZ" demenin ötesinde birşey söylemiyoruz.

Rum’la Yunanı iyi bilen bir kişiyim. Bunlar silahla yapamadıklarını AB kanalı ile elde etmek için uğraşmaktadırlar. Siyasi konuları yargı yolu ile halletme oyunları da bu senaryonun bir parçasıdır.

Hedef Türk askerini adadan çıkarmaktır. Bunu temin eden Annan Planı'na bile "EVET" demek ihtiyacını duymayacak kadar kendilerini sağlamda hissetmektedirler.

Kendilerine bu duyguyu bizim "TOTAL BARIŞCILIĞIMIZ" vermiştir. Alternatifimiz olmadığını görüyorlar. "ANNAN PLANI TÜRKLERİN MİLLİ HEDEFLERİ OLDU" diyorlar ve rahattırlar.

Ben Kıbrıs meselesini bu çerçevede anlatıyorum. Hamasi dediğiniz sözlerim Türkiye’nin /Anavatanımızın bize telkin ettiği ve inandığımız milli davanın milli duygulandır.

İnsanlarımız buna inanarak vatan için, Türkiye'nin güvenliği için, Türkiyesiz yaşayamayacağını bildiği için, Türkiye'nin desteklediği bir devletin selameti için can vermişlerdir. Gazilerimiz bu nedenle direnmiş, savaşmış ve gazi olmuşlardır.

Kıbrıs'ı anlatırken bunları unutmak mümkün değildir. Ben profesyonel bir diplomat değilim. Halkımın milli davasına ve bu davanın Anavatanım Türkiye'nin milli davası ile örtüştüğüne inanmış, 60 yılını bu davanın selameti için harcamış bir mukavemetçiyim.

Sizin de resmi makamda olduğunuz günlerde sizden de "MİLLİ DAVA.. KAYBEDİLMEZ.. MERAK ETMEYİN" sözlerini çok işitmiştim. Şimdi teslim olmak aklımın kenarından bile geçmez. Türk ulusunun milli davaya sahip çıkacağı inancı ile ayakta duranlardan biriyim.

Annan Planı'nı kabul eden ve EK Protokol imzalamış olan bir hükümetin AB'nin mayınlarla dolu yolunda Kıbrıs'ı nasıl kurtaracağını merakla ve endişe ile beklemekte olanlar arasındayım.
Bu endişelerimle ve yaptığım "HAMASİ" konuşma ile alay etmek, söylediklerimi küçümsemek hakkınızdır ancak bunlar beni inandığım ve milli addettiğim bir özgürlük ve varoluş davasından vazgeçiremez.
Aramızdaki fark sizin Rum'u bilmemeniz ve Yunanistan'a güvenmenizdir.

Bana göre Pangalos'un geçenlerde Güney'i ziyaretinden sonra yaptığı açıklama geçerlidir.

Pangalos "RUMLAR ENOSİS İSTEDİKLERİ İÇİN REFERANDUMDA HAYIR OYU KULLANMIŞLARDIR" demişti. Makarios'a göre 1964'de ortaklığı yıkıp "MEŞRU HÜKÜMET" unvanına sahip olmakla "KIBRIS'I ENOSİS'E EN YAKIN NOKTAYA GETİRMİŞTİ"; vasiyeti bu noktadan ancak Enosis için gerileyebilecekleri idi.

Rumlar "ENOSİS'E EN YAKIN NOKTADA" 22 yıldır KKTC'nin varlığı ve Türkiye'nin KKTC'ni tanıması nedeniyle duraklamışlardır. Şimdiki uğraş KKTC'den ve Türkiye den kurtulmaktır.

Saygılarımla
Rauf R. DENKTAŞ”
(KIBRIS gazetesi / 29 Aralık 2022)

Yorumlar