Özdemir Akbal Özdemir Akbal

ABD'nin Arap Yarımadasındaki Rolü

28 Temmuz 2017
“ Tarihi olaylar uluslararası siyaset incelemesi için elbette önem taşırken; onların nasıl incelendiği de ayrıca önemlidir. „
ABDnin Arap Yarımadasındaki Rolü

Şöyle genel bir perspektif oluşturmak gerektiğini düşündüm. Zira iç politika seviyesine indirgenen dış politika yapım sürecinde vatandaşın ve örgütlü sosyal medya kullanıcılarının hayli abartılı yaklaşımları ve çarptırılmış argümanları etkisini giderek artırıyor. Tabii bu etkinin artışının yanlış anlaşılmaması da gerekir. Etki uluslararası politika yapım sürecinde artmıyor; etki iç politikada partizan tavırlarla birbirine karşı gelen ve adeta yekdiğerini düşman belleyen vatandaşın birbirine olan yaklaşımı çerçevesinde artıyor. Yoksa, bu durumun dış politika yapım sürecini etkilediği falan yok. Bu çatışma alanı içerisinde, anakronik bir yaklaşım da hayli ön plana çıkmış durumda. Evet tarih, uluslararası siyaset çalışmasının empirik gözlem yöntemi için önemli bir saha, ancak doğru kullanıldığında. Buna mukabil güncel gelişmeler ve ülkelerin şu anki durumları uluslararası siyasetin incelenmesi açısında bundan yüz, yüz elli yıl önceki durumlarından çok daha önemli. Mesela bundan iki yüzyıl önce ABD'nin bölgedeki etkisi ticari bir iki faaliyet dışında yok denecek kadar azdı. O dönem üzerinde güneş batmayan imparatorluk diye tanımlanan İngiltere ise bugünkü gücüyle kıyaslanamayacak seviyeye geldi. Aynı şekilde Suriye ve Mağrip'te bir zamanlar fırtınalar estiren Fransa da öyle. Bu durum özellikle 1956 Süveyş Krizinden sonra ABD'nin lehine dönüşen bir seyri izledi. 

Görüldüğü gibi eskiden de böyle bir durum vardı şeklinde tarihi olay olarak son derece doğru ancak tarihi olayın güncele yansıtılması açısından anakronik bir durum olan yaklaşım analiz sürecinde pek de işe yaramamaktadır. Bundan dolayı güncelin anlaşılması adına, günceli etkileyen paradigmanın ele alınması gerekmektedir. Bu da ancak 2. Dünya Savaşı Sonrası dönem ve özellikle de 1956 Süveyş Krizi ile başlayan eski kolonyal ülkeler İngiltere ve Fransa'nın etkisinin azalması ile incelenebilir. 2. Dünya Savaşı sonrası dönemde atom bombasının hem ABD hem SSCB tarafından sahip olunması bir güç dengesi sistemini oluşturmuştur. Bu yapı içerisinde atom bombası kullanılarak sorun çözülmesinin karşılıklı bir yok oluş getireceği görüşü hâkimiyet kazanmıştır. Bu görüşe istinaden uluslararası politika uygulamalarında atomik gücün kullanılması, ya da konvansiyonel güç kullanımı ile başlayan bir savaşın atomik gücün kullanımına dönüşmesi ihtimali tarafların geriden yönettikleri küçük savaş yöntemini ortaya çıkarmıştır. Ayrıca hem ABD hem de SSCB kendi sistemlerinde yer alan daha küçük güçlerin birbirleri ile olan mücadelelerinin yönlendirilmesi şekline dönüşmüştür. 

Böylece uluslararası sistemde 2. Dünya Savaşı sonrası dönemde ortaya çıkan bu yapıda ABD ve SSCB dışındaki daha küçük güçler de kendilerine güç dengesi bağlamında daha çok alan bulmuştur. Çünkü savaşın maliyetinden kaçınan büyük güçler için önemli birer aktör haline gelen daha küçük güçler de takip ettikleri büyük güçlere istedikleri politik faaliyetleri dayatmak için önemli fırsatlar yakalamıştır. Bunun ilk örneği 1973 Arap-İsrail Savaşından sonra Suudi Arabistan liderliğinde gerçekleşen petrol ambargosu olmuştur. ABD'nin 1956 Suveyş Krizi sırasında Fransa ve İngiltere'nin politik pozisyonlarını bertaraf ederek Batı Yarıküre lideri olarak bölgede kazandığı hâkimiyet 1973 yılında yeni bir dönüm noktasına girmiştir. Bu durumda daha önce o vakte kadar batılı güçlerin himayesinde çıkarılan ve bölgedeki ülkeler için bir refah kaynağından öteye gitmeyen petrol ilk defa bir politik silah olarak kullanılmıştır. Böylece ABD'nin bölgesel hâkimiyet görüntüsü de yeni bir şekle bürünmüştür.     

Özellikle ABD-Suudi Arabistan ilişkileri ölçeğinde yeni bir dönemi işaret eden petrol ambargosu ile başta Suudi Arabistan olmak üzere pek çok petrol üreticisi devlet uluslararası siyasette yönlendirebilme kapasitesine üstelik de savaşsız sahip olunabileceğini görmüştür. Bu durum da uluslararası siyaset analizinde ekonomi boyutunun ağırlık kazanmasına yol açmıştır ve ABD-SSCB arasında bir güç dengesi olduğu gibi ABD-Suudi Arabistan arasında da bir bölgesel güç dengesi olduğunu göstermektedir. Suudi Arabistan elindeki petrol gücüne dayalı olarak ABD karşısında hem bir müttefik hem de zaman zaman bölgesel faaliyetleri istediği konuma çekebilecek bir rakibe dönüşmüştür. Ancak, Suudi Arabistan'ın askeri kapasite eksikliği, artan önemine rağmen ekonomik gücün tek başına yeterli olmadığını göstermiştir. Baba Bush döneminde Irak'ın Kuveyt'i işgali ile başlayan dönem bunun klasik bir örneğidir. 
Suudi Arabistan'ın Kuzeyinde Irak sınırına yakın bir bölge olan Hafci'de gerçekleşen muharebede, Suudi kuvvetleri Irak güçleri karşısında tutunabilmek için yoğun Amerikan desteğine ihtiyaç duymuştur. Bu da Suudi Arabistan'ın politika yapıcılarına petrole dayalı rantiyer devlet ekonomik gücünün, önemli olsa da mutlaka askeri güce ihtiyaç duyulacağı gerçeğini hatırlatmıştır. Bu sürecin sonunda Suudi Arabistan askeri modernleşmesinde, tıpkı Suudi Arabistan'ın 2. Dünya Savaşı sonrası kurumsal modernleşmesinde olduğu gibi başrolü ABD oynamıştır. Böylece sansasyona bayılan basınımızın eksik gedik ifadelerle ilgi çekici olma çabalarının en önemli sermayesi olan silah satış anlaşmaları dönemi hız kazanmıştır. 
Irak işgali sürecinde de ABD ile hayli derin ekonomik ve askeri ilişkilerini sürdüren Suudi Arabistan, 11 Eylül 2001'deki Dünya Ticaret Örgütü merkezine yapılan saldırılar karşısında da ilke tepki gösteren ancak en çok şüphe duyulan ülkelerden biri olmuştur. Bütün bunlara karşın devletlerin genellikle çıkar odaklı rasyonel davranış sergilediği görüşünü doğrular nitelikte ABD-Suudi Arabistan ilişkileri, SSCB'nin yıkılışı sonrası oluşan yeni güç dengesinde büyük bir hasar görmeden devam etmiştir. 

İlişkilerin bu dönemin ardından en önemli test alanı Suriye İç Savaşı süreci olmuştur. İran'ın Suriye'de güç kazanması endişesinin bir ürünü olarak Esad'ın gidişini çok yoğun bir şekilde destekleyen Suudi Arabistan kısa bir süre sonra politik revizyona gitmiştir. Bu revizyon sürecinde ABD'nin IŞİD ile mücadelesi ve Nusra Cephesinin de terörist örgüt olarak ilan edilmesi etkili olmuştur. Sonuç olarak Suudi Arabistan, mümkün görebildiği yerde devletlerin kendi başına hareket edebilmesini mümkün olmayan yerde de ABD'nin ardına takılarak çıkarlarını koruma faaliyetini sürdürmüştür. 

Bu sıkıcı yazıdan da okunduğu takdirde anlaşılacağı üzere, tarihi olaylar uluslararası siyaset incelemesi için elbette önem taşırken; onların nasıl incelendiği de ayrıca önemlidir. Söz konusu analizin yapılabilmesi için uluslararası politika teorileri ve bu teorileri örnek olaylar çerçevesinde karşılaştırma çabası gerekmektedir. Ancak böyle bir metodolojik yaklaşımla bölgede nasıl etkili olunacağı ve nerede ne kadar hareket etme imkân ve kabiliyetine sahip olduğu tespit edilebilir. 

Yorumlar