Sabahattin İsmail Sabahattin İsmail

Kıbrıs'ta Kadife Taksim

22 Ekim 2018
“ Emekli 4 Yunan Büyükelçisi’nin görüşleri, Anastasiadis’in önerisinden çok daha akılcıydı „
Kıbrısta Kadife Taksim

Papadopulos, “Annan Planını kabul etmektense, iki ayrı devlete dayalı bir çözümü” kabul ederim diyordu…

Anastasiadis de “siyasi eşitliği içeren bir çözümü kabul edeceğime “gevşek federasyonu” tercih ederim diyor ama bize “Kıbrıs Cumhuriyeti”ni onlara bırakarak bu devlet içinde OTONOMİ ile yetinmemizi öneriyor

Rum-Yunan basını ve etkili çevreleri “Euro Taksim’den, Kadife Taksim’den” söz ediyor...

Güney Kıbrıs’ta “iki ayrı devlete dayanan bir çözümün” her geçen gün taraftar kazandığı haberleri geliyor...

Uluslararası Kriz Gurubu geçen yıl yayınladığı raporda “federasyon hedefiyle bir çözüme varılamayacağını, iki devletli bir çözüme yönelmek gerektiğini” ortaya koydu…
Türk tarafı daha 1998 yılı Ağustos ayında iki devlete dayalı Konfederal bir anlaşma önerisini ortaya koymuştu.

Bütün bu gelişmeleri göz önünde bulundurarak sözü, 1996 yılında görüşlerini açıklayan Emekli 4 Yunan Büyükelçisi’nin görüşlerine bırakıyorum...Kesin inancım, Anastasiadis’in yeni yaklaşımında bu görüşlerden esinlendiği, ancak bağnazlığı nedeniyle “Kadife Ayrılığı” ve “iki devletli çözümü” hazmedemediği için bize OTONOMİ önerecek kadar saçmaladığıdır ...
***** 
Kitabın adı :“DIŞ POLİTİKAYLA İLGİLİ DÜŞÜNCELER VE ARAYIŞLAR” ( BEŞİNCİ BÖLÜM- Kıbrıs sorunu)
Yazarları: EVSTATHIOS LAGAKOS; GEORGIOS PAPULYAS; YOANNIS CUNIS 
VIRON THEODOROPULOS

“1- Kıbrıs sorunu, Yunan Hükümeti açısından, Kıbrıs Rum Yönetimi’nin kararlı ve katı tutumu yüzünden konunun uluslararası alanda kullanımında sonsuz bir özgürlük ve tercih hakkına sahip olamama özelliğini gösterir. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra, bu özellik daha da artmıştır. Atina ve Lefkoşa, iki karar merkezi, hedeflerde, görüşlerde ve faaliyetlerde birbirlerinden sapıyorlar. Bu durum, uzun yıllardan beri Yunan dış politikasını, Türkiye karşısında zor durumlarda bırakıyor.

Türkiye ile Yunanistan arasındaki Kıbrıs sorunu ile ilgili ikili görüşmelerin, azınlıklar ve daha sonra da Ege konularıyla genişletilmesi, Türkiye tarafından Atina üzerinde “Helen” çıkarları konusunda baskı oluşturmak amacıyla yapılmıştır. Sonuç olarak, Atina açısından sorunun kullanımı çok daha zor olmuştur. Yunan Hükümeti açısından zorluk iki kat daha büyüktür:

- Yunanistan’ın Türkiye ile olan ilişkilerinin, görüşmelerinin veya olabilecek anlaşmalarının, Lefkoşa ve Ankara tarafından Kıbrıs’a olan Yunan ilgisinin azalması ve özellikle de “Helen” çıkarlarına karşı ilgisizlik şeklinde yorumlanmaması için her zaman çok dikkatli olması gerekir.

- Yunan Hükümeti, bir bayram havası içerisinde ilan edilen “ortak savunma doktrini” çerçevesinde, Lefkoşa tarafından kaynaklanan bir tahrik girişimi sonucu, her zaman bir Türk-Yunan krizi riski ile karşılaşabilir....

Bugün için, iki Yunan merkezinin (Atina-Lefkoşa) her zamankinden daha fazla samimi bir işbirliği ve eşgüdüm içerisinde çalışmaya ihtiyaçları vardır.

2- Bugüne kadar yürütülen faaliyetlerin, sorunu tatmin edici bir çözüme ulaştırmadığı aşikardır. Aradan geçen süre içerisinde, Kıbrıs Türkleri sahte devletleri ile ilgili, en azından içişlerinde bir kurumsallaşma oluşturmuşlar ve gitgide artan taleplerle ortaya çıkmaktadırlar.

Bunlar bize sorunu baştan itibaren incelememiz gerektiğini gösteriyor. Bugüne kadar olan talebimiz birleşik ve bölünmemiş Kıbrıs’tı. Fakat olayların gidişatı bize, Türkler tarafından bugünkü bölünmüşlüğün devam ettirilmesi amacıyla yaratılmış ve devam ettirilecek olan durum muvacehesinde, Yunan tarafınca reddedilmiş olan bir konfederasyona doğru gittiğimizi göstermektedir. İki ayrı devletin oluşması olasılığının incelenmesi, bize alınması gerekli ve imkanlar dahilindeki üstünlüklerin ve pazarlık paylarının sağlanmasını gerektirmektedir.
Hepimiz, böyle bir düşüncenin tartışılmasının manevi ve siyasi olarak, özellikle Kıbrıslılar açısından ve genellikle Hellenizm açısından ne kadar zor olduğunu anlıyoruz. Böyle bir durumda son kararı verecek ve gerekli düzenlemeleri yapacak tabi ki Kıbrıs Rum tarafıdır. Sorunlar, görüşmeye uygun bir ortamda ve sorumluluk duygusuyla tartışılırsa zararlı olmaz. Ayrıca, sorunun yanlış değerlendirilmemesi gereken iki önemli unsuru mevcuttur:

a) Kıbrıs Rumlarının, nüfus çoğunluğuyla oluşmuş olan bağımsız bir Kıbrıs Cumhuriyeti, Kıbrıs Türk unsurunun kaçınılmaz başkan yardımcılıkları veya parlamenter vetolar veya dışişleri, savunma ve ekonomik konulardaki birlikte yönetim ve birlikte karar alma güçlükleri ile karşılaşmayacaktır. Ayrıca, Kıbrıs Türkleri tarafından Kuzey’de “eşit” gelir dağılımını sağlamak amacıyla, Güneydeki müreffeh ekonomiden talep edecekleri kredilere karşı bir sorumluluğu olmayacaktır.

İlaveten, ayrılık şeklinde bir çözüm şu anlama gelmektedir: Türk hakimiyeti bölgesindeki Kıbrıs ile Yunan Kıbrıs’ı arasında uluslararası bir sınır olacaktır. “Yeşil hat” olmayan bir uluslararası sınırın, herhangi bir “garantörlük” dilenciliği veya ciddi bir “casus-belli” durumu olmadan, siyasi olarak ihlal edilmesi çok daha zor ve çok daha tehlikelidir. Ama herhangi bir federasyon veya konfederasyon içerisinde, belirsiz olan hukuksal-anayasal sınırlamalarla belirlenmiş sorumlulukların ihlal edildiği iddiası ile üçüncü taraf “garantörlerin” müdahalesine mazeret bulmak daha kolaydır.

b) Dikkate alınması gereken ikinci bir husus, olayların zaman içerisindeki gelişimidir. Mesela Önümüzdeki 30 yıl içerisinde Kıbrıs’taki tarafların nüfus oranı ne olacaktır? Bugünkü durum aynı mı kalacaktır yoksa Kıbrıslı Türklerin lehine mi gelişecektir? Eğer bugün için Türkiye’den 60 bin veya daha fazla yerleşik yabancının bulunduğunu, Türkiye’nin nüfus artış oranı özelliğiyle birlikte hesaplarsak, olaylardan bağımsız olarak nüfus akışı devam ederse, 30 yıl sonra adanın toplam nüfus oranında Rumlar aleyhine bir durum ortaya çıkacaktır. Bu durumun, muhtemelen anlaşacağımız federasyon veya konfederasyon çözümlerinde kaçınılmaz sonuçları olacaktır. Lübnan’da Hıristiyan-Müslüman nüfus oranları dikkate alınarak hazırlanmış olan anayasal düzenlemeler neticesinde neler olduğunu unutmayalım. Otuz yıl içinde değişmiş olan bu nüfus dengeleri neticesinde, Anayasanın yeniden düzenlenmesi talepleri ortaya çıkmış ve anlaşmazlıklar sonuçta kanlı çatışmalara neden olmuştur.

3- Tabii ki bu temel düzenlemeler görüşmesiz olamaz. Bu görüşmenin temel hedefi toprak oranı olacaktır. Eğer Kıbrıs Rum tarafı böyle bir karar alırsa, yeni uluslararası sınırın belirlenmesinde nüfus oranı ile birlikte, ekonomik ve savunma alanı olarak da mümkün olan en yüksek oranı elde etmeyi amaçlamalıdır. Bu konudaki görüşmeler tabii ki birkaç yıl önce daha verimli olabilirdi. Bugün Kıbrıs Türklerinin sahte devletlerini biraz daha pekiştirdiklerini hissettikleri bir ortamda işler daha zordur.

Bütün bunlardan sonra Kuzey Kıbrıs istediği yolu seçsin. Eğer daha sonra Kıbrıs Cumhuriyeti ile iki ülke arasında antlaşmalar ile ticaret anlaşmaları ve diğer anlaşmalar yapmak isterse, bırakın Kıbrıs Cumhuriyeti ile görüşsün. Kıbrıs Cumhuriyeti kendi yolunu oluşturacaktır. Güçlü bir para yapısı, düşük enflasyon ve düşük bir işsizlik oranıyla Kıbrıs Cumhuriyeti güzel bir ataktadır. Eğer Kıbrıs Türkleri tercih ederler veya mecbur bırakılırlarsa, bırakın aşırı nüfus artışına, aşırı derece işsizliğe ve 40 yıldır iç çalkantılara sahip “anavatan” Türkiye ile birleşsinler. Eğer birgün yine Kıbrıs Cumhuriyeti ile işbirliği veya birleşme isterlerse, bırakın onlar istesinler.

Böylece pazarlık konumumuzu çarpıttığımız gibi diğer tarafa taleplerini arttırma konusunda fırsat veriyoruz. Herhangi bir zamanda, Kıbrıs Türklerinin de Kıbrıs’ın birliğinin korunmasında yalnız bizim değil fakat daha fazla kendilerinin de çıkarları olduğunu anlamaları lazım. Bu anlamda, İKİ AYRI DEVLET kurulması çözümünün tartışılması, Lefkoşa’dan dendiği gibi “tehlikeli” olmadığı gibi, uygun bir şekilde kullanılmasıyla Kıbrıs Rum tarafının pazarlık kozunu güçlendirmektedir.

4- Böyle bir yolun izlenmesi konusunda varılan ciddi tereddütler, sonuçta Kuzey Kıbrıs’ın Türkiye tarafından yutulacağı ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin doğrudan Türkiye ile ortak sınıra sahip olacağı yönündedir. Böyle bir durumun, gerçekte bugün için varolan durumu değiştirip değiştirmediğini düşünelim. Ankara, Kuzey Kıbrıs’ın tamamını Türk toprağı parçası olarak değerlendirmiyor mu? Acaba Yunanistan ile Kıbrıs arasında ilan edilen “ortak savunma doktrini” coğrafi ve askeri gerçekleri değiştiriyor mu? Federasyon veya konfederasyon çözümüyle Türk askerinin herhangi bir gün işgal kuvveti olmayacağı umudu mevcut mu?

Bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti’nin, Avrupa Birliği’ne dahil olması için, her türlü koşul mevcuttur. Fakat bu Türkiye için imkansızdır. Böyle bir katılım Kıbrıs için en iyi güvenliği oluşturacaktır. Bunun için, Avrupa Birliği’ne katılımın daha detaylı bir şekilde işlenmesi gerekmektedir.

5- 3 Temmuz 1990 tarihinde Kıbrıs Cumhuriyeti Hükümeti, Avrupa Birliği’ne katılım müracaatını gerçekleştirdi. 30 Haziran 1993 tarihinde Avrupa Komisyonu’nun uygun görüş verdiği bu katılım müracaatı ile ilgili 4 Ekim 1993 tarihinde Avrupa Birliği Bakanlar Konseyi diğerleriyle birlikte şöyle bir karara vardı:

“... Konsey, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Kıbrıs sorununa siyasi çözüm bulunması yolundaki çabalarını desteklemektedir. Konsey, bütün çabalara rağmen yakın gelecekte herhangi bir gelişme umudu doğmadığı takdirde, toplumlararası görüşmelerde iki tarafça ileri sürülenleri inceleyerek yeni bir değerlendirmeye gitmeye karar vermiş olup, bu doğrultuda Ocak 1995 tarihinde Kıbrıs’ın Avrupa Birliği’ne katılması konusunu inceleyecektir.”

Bakanlar Konseyi’nin kararından birkaç gün sonra, 7 Ekim 1993 tarihinde Kıbrıs Türk, yönetimi aşağıdaki suçlayıcı açıklamayı yapmıştır: 

“Kıbrıs Cumhuriyeti adına yapılan görüşmelerin sonuçları sadece Güney Kıbrıs açısından bağlayıcılık ifade eder ve bunun için de sadece Güney Kıbrıs Avrupa Topluluğu’nun üyesi olacaktır. Bunun doğal sonucu da bölünmenin pekiştirilmesi olacaktır.”

AB Bakanlar Konseyi’nin durumu Ocak 1995’te inceleyeceği uyarısının üzerinden. bir yıldan biraz fazla bir zaman geçmiş olmasına rağmen, Kıbrıs Türk yönetimi görüşmelerde hiç de olumlu bir tutum göstermediği gibi, tam tersi bilinen aşırı uçtaki pozisyonunu almıştır.

Diğer taraftan, bugün için Kıbrıs Türk tarafının gerçek anlamda tek bir federal devleti kabul edeceği yönündeki beklentiyi haklı çıkaracak herhangi bir gösterge mevcut değildir. Bu durumda, eğer Birlik Konseyi, siyasi bölünme engellerini, Ankara’nın tehditlerini ve Denktaş’ın malum uyarılarını aşabilirse, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Avrupa Birliği’ne katılması görüşmelerine ancak 1996’dan sonra başlayabilecektir.

6- Fakat gelişmeler ne yönde olursa olsun, bugün Kıbrıs’ın üstü kapalı bir şekilde sonsuza dek giden görüşmeler altında dahi, iki devlet olarak de facto bölünmüşlüğü pekiştirilmeye doğru yol alacaktır. Eğer bugünkü bölünmüş statükonun kesinleştirilmesi görüşmelerine başlanabilseydi, Kıbrıs Cumhuriyeti diğerleriyle birlikte toprak kazancından da mahrum kalmayacaktı.

7- Her iki tarafın karşılıklı taleplerle veya talepsiz bir şekilde imzalamış oldukları bir Anlaşma olsaydı ve Avrupa Birliği’nin, adanın bugünkü bölünmüşlüğü ile ilgili tespitleri olmasaydı, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin AB’ne üye olarak katılmasını kesin ve kararlı bir şekilde hızlandırmış olacaktı.

8- Kıbrıs Cumhuriyeti’nin böyle bir katılımdan elde edeceği kazançlarının sadece siyasi ve ekonomik olmadığının vurgulanması gerekir. Böyle bir katılım ayrıca toprak güvenliğini de kapsayacaktır. Çünkü gerçek bir federasyona doğru gidilmesi halinde, 1996 yılından sonra Avrupa Birliği’nin ortak dış politika ve savunma politikalarının bütünleştirilmesi hususları ve BAB ile nihai ilişkilerinde izleyeceği tutum belirsizdir. Oysa her türlü koşulda (Kıbrıs Cumhuriyeti’nin) Avrupa Birliği’ne tam üyeliği halinde ciddi bir savunma caydırıcılığı oluşturulacaktır. Böyle bir durum, her türlü askeri hazırlık veya savunma doktrininden güçlüdür.”

***

Görüldüğü gibi yazıda iki ayrı devlet çözümü öneriliyor... Ne ki Anastasiadis, 4 emekli Yunan büyükelçisi’nin iki devletli çözüm için ortaya koyduğu aynı gerekçelerle bize OTONOMİ 
Öneriyor… Anastasiadis, bu türden saçmalıkları bir yana bırakıp 4 Büyükelçinin önerdiği “İki Devletli Çözümü” hazmetmeye bakmalıdır… Tarih, 1974’den sonra oluşan yeni statü ve mevcut gerçeklerle son 50 yıllık müzakere süreci, en akılcı ve gerçekçi çözümün Kadife Ayrılık olduğunu kanıtlamıştır…

Ey Anastasiadis, ya siyasi eşitliğe ve garantörlüğe dayalı bir anlaşma ya da İki devletli çözüm.. Başka çıkış yolun yok, birini seçmek zorundasın…

Yorumlar