Gözde Kılıç Yaşın Gözde Kılıç Yaşın

Nereden Çıktı Bu Guterres Belgesi?

04 Mayıs 2018
Nereden Çıktı Bu Guterres Belgesi?

KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı 30 Nisan 2018’de birden bire Guterres Çerçevesi’ni imzalamaya hazır olduğunu söyleyerek görüşmeleri yeniden başlatmak üzere bir hamlede bulundu. Rum tarafına da bu belgeyi ‘Stratejik bir paket anlaşması’ olarak ilan edelim çağrısında bulundu. ”KKTC Dışişleri Bakanı Kudret Özersay’ın “Üzülerek söylemeliyim ki biz bunu basından öğrendik.” açıklaması ve Türkiye Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Hami Aksoy’un "Rum tarafında esaslı bir zihniyet değişikliği olmadığı sürece biz aynı oyunu oynamaya niyetli değiliz. Rumların zihniyetiyle bir federal çözüme ulaşılamaz. Artık yeni bir yol denenmesi gerektiğini düşünüyoruz." yönündeki sözleri, Akıncı’nın ilgili tarafları atlatarak kendi kendine yeni bir müzakere süreci başlattığını gösteriyor. Bahsedilen Guterres Çerçevesi Garantörlerin tek taraflı müdahale hakkını reddediyor. Ancak bu mesele Akıncı’nın ya da Kıbrıs Rum tarafının ve hatta BM Genel Sekreteri’nin hakkında hüküm verebileceği, karar alabileceği bir husus değil. Konunun muhatabı Garantör ülkeler. Tek taraflı müdahale hakkı ya da Kıbrıs’ta bırakılacak asker sayısına Garantör ülkeler karar verebilir, bu da çok taraflı konferansta görüşülebilecek bir konudur. Yani Garantörlükle ilgili hiçbir husus yeni bir müzakere sürecini başlatacak bir zemin olma mahiyeti taşımaz. Şunu da ekleyelim:  Diğer Garantör ülkelerin çekilmesi de dahil olmak üzere hiçbir baskı ya da pazarlık Türkiye istemediği/kabul etmediği müddetçe Türkiye’nin 1960 Garanti ve İttifak Anlaşmaları’ndan doğan haklarında bir değişiklik yaratmayacaktır.

O halde Akıncı, kendi yetki alanına girmeyen bir konuda gereksiz, sonuç alamayacağı, ilerleme sağlayamayacağı bir başlangıç yapmaya girişmiş durumdadır. Gelen tepkiler üzerine yaptığı açıklamada KKTC Cumhurbaşkanı Akıncı, “dönüşümlü başkanlığı”nda belgede olduğu savunmasını yaptı. Ayrıntıları kaçıranlar için not düşelim: Başkan’ın veto yetkisinin olmadığı bir sistemde Dönüşümlü Başkanlık bir kazanç değildir. İkinci not da şu olsun: ½ oranı doğru ve kabul edilebilir değil, nasıl ki nüfusu en az ülke olan GKRY AB Dönem Başkanlığı’nı diğer AB üyesi ülkelerle eşit sürede yürütüyor, bir ortaklık devleti kuruluyorsa Kıbrıs Türkünün sayıca daha az olması da Başkanlıktaki süreyi etkilememelidir. Ancak zaten yetkisiz ve yönetime etkin katılamayan bir Başkan olacağına göre bu ayrıntı da önemini kaybediyor sadece Kıbrıs Türkünün bekasının müzakerelerde korunamadığını gösteriyor. Kaldı ki Akıncı Dönüşümlü Başkanlık’ta beklenen/olması gereken sonuçları elde etmiş olsaydı bile onay  makamı TBMM olan bir konuyu müzakerelerin başlangıç noktası yapamazdı.  Hatta güneyde kalmış tüm Türk topraklarını özellikle de Türk Vakıf Mallarını geri alacak, Rumların kuzeydeki Türk topraklarına girişini kısıtlayacak, Türk Başkanı Türklerin seçeceği bir sistemi garantileyecek, meclise giren Türk vekillerin yönetime etkin katılımını sağlayacak, Türk bakanların oy birliğiyle desteklemesi koşuluyla kararların alınacağı bir sistem kuracak, EOKA’nın artık işlediği cinayet ve katliamlar nedeniyle Rum tarafınca da kınanacağı, Kıbrıs Türkünden özür dileyeceği bir anlaşma metni sağlamış olsaydı bile Garantörlük’de söz hakkı Türkiye’nin olacaktır. (Bu cümle ironi içerir)

Meselenin bir de KKTC’nin iç dinamikleri yönü bulunuyor. KKTC Cumhuriyet Meclisi ve KKTC Hükümeti’nin haberi, bilgisi, onayı olmadan Akıncı müzakereleri kendi kendine başlatabilir mi? KKTC’de Cumhurbaşkanı halkoyuyla seçilir ancak devletin ve toplumun birliğini ve bütünlüğünü temsil eden sembolik bir makamdır. İcracı Bakanlar Kuruludur. Yasama da Parlamenter Sisteme uygun şekilde Meclis’in yetkisindedir.  KKTC Anayasa’nın 3. maddesinin 4. fıkrasına göre, “Hiçbir organ, makam veya merci, kaynağını bu Anayasa’dan almayan bir yetki kullanamaz”. KKTC Anayasası’nda Cumhurbaşkanı’nın yetki ve sorumlulukları arasında da anlaşma imzalamak bulunmuyor.[1]   19/1983 sayılı Dışişleri Dairesi Kuruluş, Görev ve Çalışma Esasları Yasası’nın 3.m/2.f ve 5.m/4.f’na göre yabancı devlet ve uluslararası kuruluşlarla anlaşmaların müzakere etme ve sonuçlandırma yetkisi Dışişleri Bakanlığı’na bağlı Dışişleri Bakanlığı Dairesi’ndedir. Bunun böyle olması gerektiğini de CTP’nin bugünkü Genel Başkanı ve KKTC Başbakanı Tufan Erhürman izah etmişti.[2] (Kendisi Ankara Hukuk mezunudur ve Anayasa Hukuku derslerine girmiştir.)  Hâlbuki Akıncı’nın imzalamaya hazır olduğu beyanını ve imzalayacağı içeriği KKTC Dışişleri Bakanlığı gazetelerden öğrendiğini açıkladı. Erhürman da 2011’de Dışişleri Bakanı’nın haberi olmadan Cumhurbaşkanı’nın bir belgeyi imzalama ya da imzalamama yetkisi olup olmadığını değerlendiriyordu. Herhalde Cumhurbaşkanı’nın kim olduğu bu hukuki yorumu değiştirmez!

Rahmetli Rauf Denktaş da Cumhuriyet Meclisi’nin yetkilendirmesi ile baş müzakereci olmuştu. Zaman içerisinde Meclis yetki kısıtlaması da yapmıştı. Yine hatırlanmalı ki Annan Planı döneminde Rahmetli Denktaş müzakere görevini o dönem Başbakan olan Mehmet Ali Talat ve dönemin Dışişleri Bakanı Serdar Denktaş’a bırakmıştı/bırakmak zorunda kalmıştı. Sonuçta KKTC yönetim sistemi KKTC Cumhurbaşkanı’na egemenlik ya da devletin bekası hususlarında karar alma hakkı ve yetkisi tanımıyor. KKTC’nin geleceğine karar vermek Cumhuriyet Meclisi’nin yetki ve uhdesindedir. İşin püf noktası ise şu: KKTC Meclisi’nin Garanti ve İttifak Anlaşmalarının vazgeçilmezliğini beyan eden kararı da halen yürürlükte. Bu karar Denktaş döneminde değil Mehmet Ali Talat’ın Cumhurbaşkanlığı döneminde 24 Şubat 2010’da alınmıştı.[3] Talat’ın bu dönemde "Bizim için Türkiye'nin garantörlüğünün devamı hayatidir ve müzakere masasında güçlü bir tez olmaya devam etmektedir"[4] dediğini ve bu tutumunu sonraki dönemlerde de sürdürdüğünü belirtmekte fayda bulunuyor.

Dolayısıyla Akıncı, Hükümetinin ve Meclisi’nin bilgisi dışında davranarak yetki aşımı yapmıştır. Meclis’in ve hükümetin bilgisi olmadan yeni bir süreç başlatamaz, devleti stratejik anlaşma çerçevesi yükü altına sokamaz ve elbette böyle bir belge de imzalayamaz.  

Peki, Akıncı neden böyle bir hamlede bulundu? Bunun en makul açıklaması böyle bir hamleyle KKTC Meclis ve Hükümeti’nin iradesini bağlamak, Türkiye’yi de uluslararası baskı tehdidiyle oluşan yeni duruma uyma zorunda bırakmak istemiş olmasıdır. Gerçi Türkiye baskı oluşturabilecek güçlerle ipleri zaten atmış gibi görünüyor.  İlki için ise Meclis’teki CTP’ye güvenmiş olabilir. Nitekim Genel Başkanlığı’nı Tufan Erhürman’ın yürüttüğü CTP’den de parti adına yapılan yazılı açıklama Guterres Belgesi üzerinden görüşmelere başlanması yönünde oldu.[5] Dolayısıyla bir oldu-bitti yaratma konusunda CTP de istekli davrandı. Aynı tutumu Rum AKEL partisi de sergiledi, parti adına yapılan açıklamada: “Guterres Çerçevesi’yle Garanti Antlaşması’nın lağvedileceği, müdahale haklarına son verileceği ve Omorfo’nun (Güzelyurt) Kıbrıs Rum Yönetimi altında olacağı çok nettir. Anastasiadis bu öneriyi yaratıcı bir biçimde değerlendirmelidir” ifadeleri yer aldı. CTP-AKEL bağını bilen bilir, CTP kendini Komünist AKEL’in kuzeydeki temsilcisi görür. Bu durumda belki “CTP-AKEL, Akıncı’ya güvenmiş olabilir” önermesi daha doğru olabilir. Zamanlama olarak da BM Genel Sekreteri’nin  Amerikalı diplomat Jane Holl Lute’u Kıbrıs temsilcisi olarak ataması seçilmiş olmalı.

Eski Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu, Meclis eski Başkanı –CTP kökenli-  Sibel Siber, Meclis Başkanı Zorlu Töre ve CTP hariç diğer partilerden Akıncı’nın kendi başına aldığı bu karara itirazlar yükseldi.  Rum lider Anastasiadis ise “Türkiye garantörlükten vazgeçtiğini açıklasın” diyerek Akıncı’nın Garantörlük konusunda söz sahibi olmadığına işaret etmiş oldu. Aslında çok geçmeden 3 Mayıs’ta Akıncı bu kez de Rum tarafının Guterres Belgesi’ni sulandırmasından şikayet etti.  Akıncı önceki açıklamasını da şu sözlerle savundu:   “Uzun sürecek bir durgunluk ve gerginlik dönemine doğru hızla yol alınırken ve bu gidişle adamızın kalıcı olarak bölünme olasılığı daha da büyürken, sessiz kalamazdım. Bu çabanın tarihi bir sorumluluğu yerine getirme uğraşısı olduğunu bir kez daha anımsatmak isterim.”

Demek ki Akıncı Cumhurbaşkanlığını devralışının 3. yılını değerlendirdiği konuşmada Guterres Belgesini “stratejik paket” olarak imzalama niyetini açıklamakla aslında sadece müzakere sürecini bir kez daha başlatmak istemiş. Çünkü Akıncı bu açıklamayı yaptığı sırada, KKTC’de iki devletli yapı üzerinde durulması konusunda açıklamalar yapılıyordu. Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun 21 Nisan 2018’de Akıncı ve siyasi parti liderleriyle gerçekleştirdiği toplantıda “konfederasyon ya da iki ayrı devlet modeli üzerinde durulması önerisi”nde bulunduğu basına sızmıştı.[6] Bu da Kıbrıs Türkünde heyecan yaratmıştı. Başından bu yana iki ayrı devlet isteyenler Türkiye’nin de nihayet bunu önermesinden heyecan duymuş;  federasyonu daha makul bulan kesim ise konfederasyonun neden olamayacağını yazıp çizmeye başlamıştı. Rum gazetelerinde ise eğer iki devlet olacaksa Türk devletinin AB üyesi olmayacağı, Türklerin AB vatandaşlığını kaybedeceği yazılıyordu. Rum tarafında “iki devleti yapıdan” sonrasının konuşuluyor olması, son derece ilginç değil mi?

Yetki meselesi ve Akıncı’nın Garantörlük karşılığında aldığını iddia ettiği en önemli “kazanım” olan Dönüşümlü Başkanlığın onun ifade ettiği gibi olmadığını değerlendirdik. Ancak bir iki husus daha var. Birincisi Gutarres Çerçevesi diye yazılı bir belge yok. 30 Haziran 2017’de BM Genel Sekreteri Gutarres’in taraflara verdiği ödevleri içeren gayri resmi, “non-paper” var. Yani yeni bir müzakerenin çerçevesi olabilir diye kaleme alınmış bir belge söz konusu değil. Verilen ödevlerle ilgili yapılmış bir çalışma da söz konusu değil. Yani bu belgenin gündeme gelmesi için bir sebep yok. KKTC Dışişleri Bakanı Kudret Özersay’ın “Dışişleri Bakanı olarak benim ve bildiğim kadarıyla da genel anlamda hükümetimizin, içerisinde türlü yapıcı muğlaklıklar bulunan ve herkesin kendine göre yorumladığı bir belgeyi Sayın Akıncı’nın “stratejik bir paket anlaşma” olarak ilan etmeyi önereceğine dair önceden bir bilgimiz olmadı.” açıklaması belgenin muğlaklığına işaret etmesi bakımından da önemlidir.

İkinci husus, Mustafa Akıncı daha 16 Nisan’da Rum Lider Nikos Anastasiadis ile yemekte bir araya gelmiş ve sonrasında durumu Rum liderin tavrında bir değişiklik görmediği, geleceğe dair yeni bir umut doğmadığı açıklamasıyla özetlemişti. Bundan 14 gün sonra yeni bir anlaşmadan bahsetmesi hiç de makul, mantıklı, izah edilebilir durmuyor. İki tarih arasında yaşanan en belirgin gelişme,  iki devletli modelin gündeme gelmesi ve bunu savunanların basında daha çok yer almasıdır. İşte bu nedenle Akıncı’nın çıkışı tüm ilgili tarafları atlatmak ve bir oldu-bitti yaratmak olarak yorumlanabilir. Gerçi Rum tarafının tutumu, oldu-bittiye izin vermiyor ama Akıncı federasyon vurgusu yapmış oldu.

Üçüncü husus, Akıncı, Guterres Belgesi’nin Stratejik Paket Anlaşması olması teklifini “takvim” müessesesi ile bağlı iletti. Basına her açıklamasında da takvim şartının altını çizdi. Ancak takvim, bu belgede yok. 2015’de başlayan müzakere döneminde de takvim olmadı. Mehmet Ali Talat’ın başlattığı Derviş Eroğlu’nun sürdürdüğü müzakere sürecinde de takvim olmadı. Müzakereler yeniden başlayacak olsa takvim yine olmayacak ve yine bir kez daha ucu açık bir müzakere süreciyle Kıbrıs Türklerinin kıymetli zamanı boşa harcanmış olacak… Halbuki Kıbrıs Türkü 2004 Annan Referandumu ile uzlaşı imkanının olmadığı ortaya çıktığından bu yana KKTC’nin tanınması için çantasını alıp ülke ülke dolaşacak devlet adamının harekete geçmesini bekliyor! Müzakerelerin ulaşabileceği en ileri nokta referandum aşamasına gelinmesiydi ve bu bir kez daha tekrarlanmayacak. Kıbrıs meselesi aslında 2004’de sona ermişti.

En önemli konu ise şu: Kağıt üzerinde kalmış, hukuken var olan ancak harekete geçme kabiliyeti tanımayan bir sistem güvence oluşturamaz. Garanti Anlaşması’nda yer alan “tek yanlı müdahale hakkı” [7]  Garantörlüğün etkin bir güvence sağlamasının teminatıdır. KKTC Cumhurbaşkanı Akıncı’nın stratejik zemin yapmak istediği belge, Ada’da kalacak asker sayısını belirlemeyi sonraya bırakıyor ama net şekilde tek taraflı müdahale hakkının kalkacağını söylüyor. Tek taraflı müdahale hakkı olmadan orada bulunacak asker sayısının önemi olmaz çünkü Garantörlük etkinliğini yitirmiş olur. Kıbrıs Türkü Garantörlük’den vazgeçmek istemeyecektir. Ancak zaten Garantörlük ve İttifak Anlaşmalarının vazgeçilmezliğine dair KKTC Meclisi’nde alınmış bir karar da bulunuyor. Öte yandan Garanti ve İttifak Anlaşması uluslararası bir anlaşmadır ve hukuken Türkiye’nin pozisyonunu desteklemektedir. Bilinmelidir ki Türkiye’nin bu hakkı ve haklı pozisyonu, Kıbrıslı Türklerin (ve Rumların da) güvenliği bakımından olduğu kadar doğrudan Doğu Akdeniz dengeleri bakımından da önemlidir. Bu dengeler başta Türkiye’nin güvenliği ve aynı zamanda ekonomik çıkarları ve deniz egemenlik haklarıyla da ilgilidir. Diğer Garantör ülkelerin çekilmesi de dahil olmak üzere hiçbir baskı ya da pazarlık Türkiye istemediği/kabul etmediği müddetçe Türkiye’nin 1960 Garanti ve İttifak Anlaşmaları’ndan doğan haklarında bir değişiklik yaratmayacaktır. Türkiye’nin kabulü de yine bir meclis (TBMM) kararı gerektirir. (Başkanlık sistemine geçiş değişiklik yaratmış olabilir ama henüz uyum yasaları çıkarılmadı)

Akıncı’nın 3 Mayıs’taki açıklamasında yer alan “Ben bir tek Kıbrıs Türkü’nün çıkarına bakarım.” ifadesi,Türkiye beni ilgilendirmez anlamındaysa Kıbrıs’ın topyekun milli bir dava olduğunu yadsıyor demektir ancak zaten 7 Temmuz 2017’de Türk halkı adına verilen tüm tavizlere rağmen çöken Crans Montana süreci de Guterres Belgesi de Kıbrıs Türkü’nün çıkarına uygun değil.

Akıncı’nın salt federasyon görüşmelerini canlı tutmak adına; konfederasyon ya da iki devletli çözüm tartışması ciddiyet kazanmasın diye Rum tarafının Akıncı’nın beklediği hiçbir adımı atmayacağını ve Anastasiadis’in tutumunda hiçbir değişiklik olmadığını bile bile bu açıklamayı yapması, Kıbrıs Türkü’ne, Kıbrıs Türk Devleti’ne ve Türkiye’ye dönük büyük bir haksızlıktır. Sadece yetki aşımı değil, görevin kötüye kullanılması da söz konusudur.

EK: 

GUTERRES ÇERÇEVESİ:

Yönetim ve güç paylaşımı

1. Etkin katılım konusunda, ‘ağırlıklı oy’ bağlamında ve ne zaman ve hangi şartlar altında uygulanacağı konusunda daha ileri tartışmalara ihtiyaç vardır.

2. Dönüşümlü başkanlık da dahil, güç paylaşımının diğer unsurları Kıbrıslı Türklerin talepleri doğrultusunda (2:1 oranına göre) tartışılmalıdır.

Güvenlik ve garantiler

1. Güvenlikte, mevcut güvenlik rejiminin devamını değil, yeni bir güvenlik rejiminin gerekliliğini tanımalıyız.

2. Tek yanlı müdahale hakkını ve Garanti Antlaşması’nı sonlandırmalıyız. Bunların yerini, tüm Kıbrıslıların kendilerini güvende hissedecekleri yeni bir emniyet sistemi almalıdır.

3. Kıbrıs dışından bazı unsurları da içeren yeni bir uygulama mekanizması oluşturulmalıdır (çözümün uygulanması). Garantörler kendi yükümlülüklerinin uygulandığının gözlemcisi/denetleyicisi olamazlar.

4. Asker sayısında 1. günden itibaren bir azalmaya gidilmeli ve daha sonra da üzerinde anlaşılmış bir takvim çerçevesinde, İttifak Antlaşmalarında yer alan sayıya ulaşana dek aşamalı bir azalma olmalı.

5. Tüm askerin çekilmesi için bir gözden geçirme veya ‘sona erme hükmü’ olup olmayacağı ve bunun takvimi, en üst düzeyde görüşülmeli.

Toprak

Toprak konusunda Kıbrıs Türk tarafı belli bölgelerle ilgili olarak haritasını yeniden düzenlemeli.

Mülkiyet

Mülkiyette iki ilkeye bağlı kalınmalı:

1. Toprak düzenlemelerine tabi olacak bölgelerde mülkiyet rejimi %100 olmasa da mülkünden edilmiş sahiplere avantaj sağlamalı.

2. Toprak düzenlemelerine tabi olmayan bölgelerde, mülkiyet rejimi %100 olmasa da kullanıcıya avantaj sağlamalı.

Türk ve Yunan vatandaşlarına Federal Kıbrıs’ta eşdeğer muamele

Eşdeğer muamele konusunda: daimi ikamette, Türk vatandaşları eşitlikçi/adilane bir kotaya tabi olmalı. ‘Eşitlikçi/adilane’ tanımı için daha ileri tartışmaların yapılması gerekir.

[1] https://www.kktcb.org/tr/cumhurbaskani/gorev-ve-yetkileri

[2] Tufan Erhürman, Cumhurbaşkanı’nın Uluslararası Antlaşma İmzalama Yetkisi Var mı?Kaynak: Cumhurbaşkanı’nın Uluslararası Antlaşma İmzalama Yetkisi Var mı?, 1 Ocak 2011, Yeni Düzen, http://www.yeniduzen.com/cumhurbaskaninin-uluslararasi-antlasma-imzalama-yetkisi-var-mi-13559h.htm

[3] Bundan 5 gün önce 19 Şubat 2010 günü, Güney Kıbrıs Rum Temsilciler Meclisi’nde “Avrupa Birliği`ne üye bir devlet olan” Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti’nde garantiler ve garantörler düşünülemez” kararı alınmıştı. Bu hususta, Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası’nın 182. Maddesi`nin  1. fıkrasında  Garanti ve İttifak Antlaşması’nda yer aldığı maddelerinin Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası’nın temel maddeleri olduğu ve hiçbir surette gerek değiştirme, gerek ilave veya gerekse kaldırma sureti ile tadil edilemeyeceğini belirtmektedir. Rum Yönetimi’nin bu kararı almakla Kıbrıs Türklerinin KKTC’yi ya da yeni ve ayrı bir Türk devleti ilan edebilmesinin önünü açtığı ve ayrıca BMGK’nin 541 sayılı kararının gerekçesini ortadan kaldırdığı yaklaşımı içn bkz. Mehmet Şükrü Güzel, Kıbrıs Garanti ve İttifak Antlasmaları'nın İptal Edilemezliği, 3 Mart 2010, http://www.turksam.org/tr/a1934.html

[4] Talat: "Rum meclis kararı provokasyondur", Kıbrıs Postası, 22 Şubat 2010

[5] CTP: “Guterres Belgesi çerçevesinde görüşmelere başlayın” Kaynak: CTP: “Guterres Belgesi çerçevesinde görüşmelere başlayın”, Detay Kıbrıs, 3 Mayıs 2015

[6]  Çavuşoğlu 24-25 Nisan’da da New York’ta düzenlenen Barışı İnşa ve Barışın Sürdürülmesi konulu BM Genel Kurulu Yüksek Düzeyli Toplantısı çerçevesinde Guterres ile bir araya geldi.

[7] Garanti Anlaşması 4. Madde/ Son paragraf: "Ortak veya anlaşarak hareket olası olmadığı taktirde garanti veren her üç devletten herbiri, bu anlaşma ile kurulan düzeni tekrar kurmak amacı ile harekete geçmek hakkını saklı tutarlar.” İttifak Anlaşması ise Garantörlüğün fiili bir garantörlük olmasını sağlayacak olan asker sayısını belirler.

Yorumlar