Gözde Kılıç Yaşın Gözde Kılıç Yaşın

Kıbrıs’ta Bölünmüşlük v. Bölüşememe Sorunu

18 Temmuz 2017
“ Adaya BM askerlerinin çağrılması için meşru bir hükümetin davetinin gerektiği gerekçesiyle BM Güvenlik Konseyi’nin Rum Yönetimi’ni meşru hükümet olarak tanıyan 186 sayılı kararının ve KKTC’nin varlığını ihtilaflı hale getiren diğer Konsey kararları tartışmaya açılmalı; müzakere zemini adil, eşitlikçi olacak şekilde değiştirilmelidir. Tarafların birlikte yaşama iradesinin var olup olmadığı ancak böyle tezahür edebilecektir. „
Kıbrısta Bölünmüşlük v. Bölüşememe Sorunu

Kıbrıs’ta sorun bölünmüşlük mü yoksa bölüşememek mi? Bu soru, Kıbrıs sorununun özünü ifade eder. Rum tarafı bölünmüşlüğü temel sorun kabul ederek Türk askerinin çekilmesi ön şartıyla Kıbrıslı Türkleri tekrar devlet çatısı altına kabul etmeye razı olacakları bir süreç istiyor. Türk tarafı ise devletteki Rum işgalinin sona erdirilmesi ön şartıyla birlikte kurdukları ortak devletteki paylarını tanıyan yeni bir birleşmenin mümkün olabileceğini söylüyor. Dolayısıyla Rumlar, sorunu bölünmüşlük olarak tarif ederken Türklere göre sorun Rumların egemenlik, yetki ve yönetimi bölüşmeye razı olmamasıdır. İşin aslı, zannedildiği ve zannedilmesi istendiği türden bir “birlikte yaşayalım” talebi her iki tarafta da yok. Rumlar acelecilik ve açgözlülük nedeniyle kaybettikleri toprağı, Türkler tanınmış bir devletteki yönetim paylarını istiyor. Esasen iki taraf da yan yana yaşamdan memnun ve mevcut durumun devamı da bundan kaynaklanıyor. Devletlerinin tanınmamış olması da Türklerin günlük hayatına pek de esaslı bir etki yaratmıyor. Ancak yine de müzakereler sürdürülüyor. Çünkü sonuç olmasa da uluslararası toplumun bazı etkili üyeleri müzakerelerin masada kalmasını istiyor. Kıbrıs sorunun özü bundan ibarettir.  Bir arada yaşama iradesi bulunmamakta taraflardan biri toprak esaslı genişlemekten başka bir şeye konsantre olamamaktadır.  

Sürecin Çökmesi Ne Anlama Gelir?

Bugünkü duruma gelirsek; Crans Montana’da sürecin çöktüğü BM Genel Sekreteri Antonio Guterres tarafından açıklandı. Ancak bu açıklama tek başına bir şey ifade etmiyor. Türk tarafının bu buluşmanın son olduğu, burada sonuç alınmazsa başka seçeneklerin devreye sokulacağı yönündeki açıklaması da mevcut haliyle bir şey ifade etmiyor. BM Genel Sekreteri’nin yazacağı rapor sürecin en önemli merhalesi. Ancak bu raporda Türk tarafının uzlaşı için büyük çaba sarf ettiği ve Rumların uzlaşmaz tutum sergileyerek süreci tıkadığını yazacağını zannetmek de büyük hata olur. Rapor, köşeli hiçbir ifadesi olmayan, tarafları suçlamaktan kaçınan ve teknik bir dilde ele alınmış olacaktır. Aslında beklediğimizin aksine raporda Rum tarafının “Dönüşümlü Başkanlığı” kabule yaklaştığı ama Türk tarafının Güvenlik ve Garantiler de esneklik göstermediği –yazılı teklif sunmadığı- için sürecin çöktüğü ifadeleri de yer alabilir. Çünkü her nedense süreç bu iki konunun pazarlığı haline dönüşüverdi.

Rum tarafı toprak ve haritada Türk tarafının sunduğu yakınlaşma önerilerini hep yetersiz buldu ve her seferinde biraz daha taviz koparmaya çalıştı. Garanti ve İttifak Anlaşması’nın tamamen iptalini ise başından beri istiyordu. Bu süreçte Türk tarafı sadece Dönüşümlü Başkanlık konusuna konsantre olmuş görünüyordu ve Rum lider Anastasiadis Crans Montana’daki sürecin ikinci yarısında ortak oylamalı olması koşuluyla dönüşümlü başkanlık önerisini kabul edebileceğini açıkladı. Bunun ne anlama geldiğini inceleyeceğiz ama bu hamlesiyle Türk tarafının talebini karşılıyor görünümü vermiş oldu. Bu anlamda en iyi ihtimal BM GS’nin raporunda süreci özetleyen, tarafları suçlamayan teknik bir açıklamanın olmasıdır. Kötü ihtimal ise Türk tarafının dolaylı bir dille suçlanmasıdır. Ancak hiçbir koşulda “Bu iş buraya kadar, müzakereler dönemi kapanmıştır” gibi bir ifade yer almayacaktır. Sonuçta BM, “BM parametreleri” diye dillere pelesenk olan mefhumla bağlıdır. Bu nedenle de Türkiye ve KKTC de facto yeni bir yöntem başlatmadığı sürece Kıbrıs için müzakere masası her daim hazırda bekliyor olacaktır.

Türkiye ve KKTC’nin bu konuda hareketsiz kalması durumunda, Rum tarafında 2018’de gerçekleşecek seçimlerden sonra seçilen yeni Rum liderle[1] “tazelenen ümitler” eşliğinde yeniden masaya dönülmesi kaçınılmaz sondur. Böylesi bitmek bilmeyen bir döngüyü anlatırken “son” ifadesi ironik kaçıyor ama Kıbrıs’ın gerçeği, bir sürecin sona erip diğerinin başlamasıdır. Bu döngüyü kırabilecek bir ifade ise Crans Montana’daki çöküşün hemen ardından sarfedildi: “BM parametreleriyle bir sonuca ulaşmanın mümkün olmadığı açıktır”.  İşte Kıbrıs’ın püf noktası da budur. Zira BM parametreleri dendiğinde bunların başında BM Güvenlik Konseyi'nin, 4 Mart 1964 tarihinde kabul ettiği 186 sayılı Kıbrıs Rum Yönetimi’ni meşru hükümet sayan karar gelir. Başından bu yana yapılması gereken ama bir şekilde konjonktürün müsaade etmediği şey, bu kararı dışarıda bırakacak bir yol bulunmasıdır. Çünkü Rumların Türkleri yönetimden kovarak ele geçirdiği devletin meşru hükümeti olarak tanınması en esaslı sorunlardan biridir. Bu yaklaşım Yunan darbesini de, Enosis kararını da, Akritas Planı ve Türklere dönük katliamları da yok sayan ve yok sayılmasını isteyen bir zihniyetin ürünüdür. Öte yandan KKTC’nin varlığını ihtilaflı hale getiren BM Güvenlik Konseyi kararlarının tümünün tartışmaya açılması gerekmektedir.  Konsey bu kararları alırken yetki aşımında bulunmuş, uluslararası hukukun kaynağı olmamasına rağmen bir hukuk yaratmaya kalkışmıştır.

Yeni Bir Müzakere İhtimalinde Türkleri Bekleyen Açmazlar

Bunu şimdilik bir tarafa bırakırsak eğer yeni bir yola girilmeyecekse ve yeniden müzakere masası toplanacaksa maalesef yeni süreç Crans Montana’da kalınan yerden başlayacaktır. Açık ki Rum tarafı Türklerin her bir geri adım ve tavizini cebe atarak yeni taleplerle masaya gelmektedir. KKTC halkı ise hala tüm müzakereler boyunca ne alınıp verildiği konusunda aydınlatılmış değil. Bu nedenle yeni müzakere süreci ciddi sürprizlere gebe olacaktır. Müzakerelerin -basına yansıyan, liderlerin yalanlanmayan açıklamalarına dayanan kısımlarıyla- bilinen kısmı ise Türk tarafı için iç açıcı değil. Özellikle Yönetim ve Güç Paylaşımı başlığı altındaki uzlaşılar, Türklerin 1960’ta edindiği haklarda geri gidişe işaret ediyor. Harita konusu gizliliğini koruyor ama Toprak başlığında KKTC Cumhurbaşkanı Akıncı’nın yine önemli bir geri adım attığı aşikar. Üstelik Rum tarafı bunların hiç birini halihazırda yeterli bulmadı. Yeni müzakere sürecinde daha fazlasının pazarlığını yapacağı açık. Türklerin müzakerelerdeki temsiliyeti ile ilgili sorun da budur: Türk tarafı toprak karşılığında yönetime etkin katılım hakkını geri alacağına inanıyordu ama hem daha fazla toprak sözü verildi hem de yönetimde Türklerin rolü etkisizleştirildi.

Öncelikle Dönüşümlü Başkanlık konusunu ele almak gerekir. Çünkü varlığı “veto hakkı” olmaksızın hiçbir anlam teşkil etmeyen bir başkanlık istenmesinin makul bir açıklaması bulunmuyor. Parlamento ve bakanlıkta Türklerin rolü azaltılınca “veto hakkı” bulunmayan Türk başkan, tek görevi koltuk işgal eden bir şahıs konumuna düşmektedir. Türkler işin doğası gereği meclis ve bakanlar kurulunda sayıca az olacaktır. Ancak 1959 – 60 Londra ve Zürih Anlaşmaları ve 1960 Kıbrıs Anayasası’nda Türklere idareye etkin katılım ve siyasi eşitlik hakkı tanınmıştı. Bu haklar korunmuyorsa Türkler iyi temsil edilmemiş demektir. Yapılması gereken meclis ve bakanlar kurulunda karar alınması esnasında sayıca az olan Türklerin kendi içinde nitelikle çoğunlukla kararı onaylaması konusunda ısrar etmekti. –Bu yeni bir hak talebi değil, hukuken Kıbrıslı Türklere tanınmış bir haktır. Üstelik Makedonya ve Kosova gibi yeni devlet modellerine baktığımızda çoğulcu demokrasiye izin veren bu yöntemin tercih edildiği görülüyor-  Ancak uzlaşı sağlanan nokta, kararlarda oy çokluğunun aranması oldu.[2] Detayını dipnota taşıdığımız karar alma yöntemi, Türklerin yönetime etkin katılım hakkını ortadan kaldırmıştır. Çoğunluğu Rumlardan oluşan Bakanlar Kurulu ve Meclis kararları Türkler yokmuş gibi alabilecektir. Sorun, Türklerin istemeyeceği türden kararların alınması sırasında çıkacaktır. Örneğin Enosis kararının okullarda kutlanması yönünde bir karar parlamentoda çıkarılabilecek ve dünyada da bu, Türklerin de içinde yer aldığı parlamentodan çıkmış bir karar olarak görülecektir.  Annan planında tüm doğal kaynakların “Ortak devletin” denetimine verildiği hatırlatılarak da konunun önemine işaret edilebilir. Çünkü ortak devlette yönetim yetkisi neredeyse tamamen Rumlara bırakılmış durumdadır. Bu noktada veto hakkı bulunmadıktan sonra Başkanlık ya da Başkan Yardımcılığı makamında bir Türkün oturup oturmamasının da bir önemi kalmayacaktır. İşte bu nedenle tartışmalarda ön planda Dönüşümlü Başkanlık talebinin görünmesi son derece sakıncalıydı ve işin esasının dikkatlerden kaçmasına sebep oldu.

Dönüşümlü Başkanlık talebinin 4 dönem Rum, 1 dönem Türk olması formülüyle iletilmesi de sorunludur. Veto hakkının gündemde tutulmamasını bir tarafa bırakacak olsak bile böyle bir zamanla ancak Rum tarafının talebi olabilirdi. Türk tarafının da “Sayıca az olsak bile azınlık değiliz, eşit kurucu ortağız; “Rumlar ve Türkler aynı toplumsal statü, hak ve özgürlüklere sahiptir” ifadesi Anlaşmalarla kayıt altına alınmıştır” demesi ve siyasi eşitlikten taviz vermemesi gerekirdi. Ne var ki 4 dönem Rum, 1 dönem Türk başkan talebi Türk tarafından geldi. Bu husus, siyasi eşitlik ilkesini ihlal etmektedir. Nasıl ki nüfusu AB’nin toplam nüfusu yanında çok az olan Rumlar, diğer AB üyesi ülkelerle aynı zaman aralığında AB Dönem Başkanlığı yapıyorsa; Türk ve Rum başkanların da aynı zaman aralığında başkanlık makamında bulunması gerekir.

Dönüşümlü Başkanlık konusu, Türk tarafının müzakere süreci boyunca ön planda tuttuğu tek talep olması nedeniyle önemlidir. Zira toprak, mülkiyet ve en sonunda da Güvenlik ve Garantiler başlığında verilen “taviz”ler hep dönüşümlü başkanlığın kabulü için yapılmıştır. Rum tarafının Dönüşümlü Başkanlığı Mehmet Ali Talat döneminde kabul ettiğinin de altını çizmek gerekir. Çünkü Rum tarafının tavizlerinin bir sonraki müzakere sürecinde nasıl da “yok” sayıldığına, karşılığı bazı tavizlerle zaten verilmiş hususları Türk tarafının yeni tavizlerle yeniden kabul ettirmeye çalışmak zorunda kaldığına iyi bir örnektir. Üstelik KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı, daha önce Rum tarafının Dönüşümlü Başkanlığı kabul ettiğini de açıklamıştı. Bu açıklama gaipten yapılamayacağına göre belli ki Anastasiadis bu sözü verip sonra vazgeçmiştir.

Crans Montana’da ise Anastasiadis Dönüşümlü Başkanlığı “ortak oylama” koşuluyla kabul etti. Ortak oylama, Türk başkanın Rum seçmenin de katılacağı bir seçimle seçileceği anlamına gelir. Bu da, istendiği takdirde kendi belirledikleri adaya yönlendirilecek Rum oylarıyla hangi Türkün başkan olacağını belirleyebilecekleri anlamına gelir. Rum tarafının bu yönteme “gerek duymama” ihtimali ise neredeyse yok. Bu durumda Türk tarafının motivasyonunu “veto hakkı” olmayan, dolayısıyla yönetime etkin katılım sağlayamayacak, dört dönemde bir kendisine sıra gelecek ve Rum çoğunluğun oylarıyla belirlenecek bir Türk başkan olsun talebi belirlemiştir, denilmesi yanlış olmayacaktır.

Peki, bu motivasyonla hangi hususlarda ne tür tavizler verilmiştir? Bu soru ilerideki olası müzakere süreçlerinde Türklerin başlangıç noktasının ne olacağı sorusuyla aynı cevabı içerdiği için sadece çökmüş bir müzakere ile değil aynı zamanda gelecek müzakerelerle de ilgilidir.  Aslında bu liste çok uzun ve özetlendiğinde de çok önemli ayrıntılar gözden kaçmış oluyor. Bu nedenle ayrı bir analiz konusu olmayı hak ediyor. Ancak temel olarak Türklerin masadaki duruşu egemenlik hakkından vazgeçmiş, Türklerin azınlık olduğu iddiasını kabul etmiş, iki kesimlilik ilkesini tamamen ortadan kaldırmış, mülkiyetteki haklarını Rumlara devretmiş, siyasi eşitlik noktasından uzaklaşmış, önceki müzakere süreçlerine göre daha fazla toprak vermesine rağmen yönetime etkin katılım hakkını neredeyse tamamen kaybetmiş bir görünüm sergilemektedir. Gerçeği söylemek gerekirse “dönüşümlü başkanlık” siyasi eşitlik ilkesinin ayrılmaz parçasıdır ve tüm bu tavizlere gerek kalmaksızın salt siyasi eşitlik ilkesi nedeniyle müzakerelerin başında halledilmiş olması gereken bir ayrıntıydı. 

Üstelik bu müzakere sürecinin en önemli noktası, anlaşma metninin AB müktesebatıyla uyumunun da hukuk garantisi altına alınmasıydı. Anlaşmanın AB birincil hukuku olmasının sağlanması gerekiyordu. Akıncı bu yönde girişimde bulunduysa da Rum tarafı reddetti. Ortaya çıkan anlaşmanın –bu anlaşma yetersiz veya kötü bile olsa- AB üyesi ülkelerin parlamentolarında kabul edilmesi suretiyle AB birincil hukuku olması sağlanmalıydı.  Aksi takdirde tavizler karşılığında alınan hiçbir şeyin hükmü, devamlılığı olmayacak AB normlarına aykırılık gerekçesiyle yargı kararlarıyla geçersiz kılınacaktır.

Bu durumda özetle son dönem müzakere sürecinin Türk tarafının elindeki tüm kozları tükettiği, salt siyasi eşitlik ilkesine sahip çıkmakla zaten elde edilmesi gereken “Dönüşümlü Başkanlık” sistemini kabul ettirebilmek için taviz üzerine taviz verdiği bir süreçti. Ortaya net bir uzlaşı planı çıkarılamadığı gibi AB birincil hukuku olması kabul ettirilemediği için uzlaşılan hususların hukuki garantisi sağlanamadı. Böylesi bir ortam Garantör devletlerin Garanti ve İttifak Anlaşmasını tartışması için uygun değildi. Zira iç denge sağlanmadı ki dış dengeye sıra gelsin… Kıbrıs Türk tarafı müzakerelerde başarısız oldu, uzlaşılamayan hayati önemde hususlar çok fazla olmasına rağmen Garanti ve Güvenlik başlığını tartışmak üzere Türkiye’nin Crans Montana’ya gitmesi de hata oldu. Açıktır ki Garanti ve İttifak Anlaşmaları’nın niteliği ve varlığı hiçbir zaman Kıbrıs sorununun özünü teşkil etmedi. Kıbrıs sorununun özü Yönetim ve Güç Paylaşımı başlığı altında görüşülen hususlardı. Burada bırakın kalıcı, sürdürülebilir bir planın oluşması makul bir ilerleme bile sağlanamamıştı ancak Türkiye’nin Garantörlüğünün Ada’daki sorunun özünü oluşturduğu iddiasının bir Rum şovuna dönüştürülmesine izin verilmiş olundu.

Müzakere Sürecini Bitirme İhtimali

Kuşkusuz ki müzakerelere tamamen son verilmesi ve yeni bir yola gidilmesi de ihtimal dahilindedir ve hatta gerçek çıkış ancak böyle sağlanacaktır. Öncelikle belirtmek gerekir ki Kıbrıs müzakerelerinin en ileri noktaya taşındığı dönem Annan Planı referandumuydu. İlk kez öyle ya da böyle, hakem zorlamasıyla da olsa bir anlaşma planı ortaya çıkarılmış, bu plan bir de iki tarafta eş zamanlı ancak ayrı ayrı referanduma sunulmuştu. Bu referandum, Türkiye ve KKTC’ye müzakerelerin artık sona erdiğini ilan etme ve iki komşu devlet temelinde sınır anlaşmaları için Rumları yeni bir müzakere sürecine davet etme fırsatı tanımıştı. Yeni müzakerelerde artık BM parametrelerinin geçerliliği kalmayacak, mülkiyet ve toprak konuları iki ayrı devlet temelinde görüşülüp sınır belirlenebilecekti. Ancak bu fırsat değerlendirilmedi. Şimdi yeniden böyle bir fırsatın varlığından bahsetmek mümkündür. Türkiye Dışişleri Bakanı ve KKTC Cumhurbaşkanı’nın Crans Montana öncesi ve sonrasındaki “bunun son müzakere olacağı” yönündeki açıklamaları da esasen Türkiye’nin devlet ciddiyetinin vurgulanması ve devlet itibarı bakımından bu yolu gerektirmektedir.

Öncelikle belirtmek gerekir ki BM karar ve raporlarında “halk” ifadesi kullanılmamış olsa da Annan Planı’nın BM gözetiminde iki tarafta eş zamanlı ama ayrı ayrı referanduma sunulmuş olması Ada’da iki halk bulunduğu gerçeğine hukuki bir zemin yaratmaktadır. KKTC’de müzakerelerin devamı, ayrı bir devlet olarak tanınma, KKTC adının değiştirilmesi suretiyle yeni bir Türk devleti ilanı ve Türkiye’ye ilhak gibi tüm seçeneklerin sunulduğu gerçek bir referandum yapılıp, sonuçlarının BM’ye sunulması yöntemlerden biridir. Salt adaya BM askerlerinin çağrılması için meşru bir hükümetin davetinin gerektiği gerekçesiyle BM Güvenlik Konseyi’nin Rum Yönetimi’ni meşru hükümet olarak tanıyan 186 sayılı kararının ve aynı zamanda KKTC’nin varlığını ihtilaflı hale getiren diğer Konsey kararlarının tartışmaya açılması ve zeminini bu kararların oluşturduğu müzakerelere artık katılınmayacağının açıklanması da diğer bir yoldur. Açık ki her halükarda BM Güvenlik Konseyi’nin başta 186 sayılı kararı olmak üzere KKTC’nin varlığını tartışmalı kılan tüm kararlarının tartışmaya açılması ve reddi gerekmektedir. Ola ki referandum sonucu bunu gerektirse veya süreç öyle ilerlediği için birleşme amaçlı müzakere masası yeniden kurulacaksa bile adil bir süreçten, tarafların eşit pozisyonundan bahsedebilmek için BM’nin Kıbrıslı Rumları meşru hükümet sayan kararının başlangıç noktası teşkil etmeyeceği bir yol izlenmelidir.  Birlikte yaşama iradesinin varlığı da ancak böyle test edilebilecektir. Aksi durum, aslında bir arada yaşamak istemeyen iki halkın enerjisinin ve zamanının boşuna harcanmasından başka bir şey değildir.  

[1] Kathimerini gazetesine göre anketler Anastasiadis’in yarışı önde götürdüğünü gösteriyor. Rum Tarafında Seçim Öncesinde Anket Yapıldı, https://www.gundemkibris.com/rum-tarafinda-secim-oncesinde-anket-yapildi-214110h.htm

[2] Basına yansıdığı kadarıyla son müzakerelerde Alt Parlamento’da 36 Rum, 12 Türk olacağı, kararların oy çokluğu ile alınacağı hususunda uzlaşılmıştır... Türklerin yönetimde etkin olabilmesi için 12 parlamenterin birlikte hareket etmesi gerekecektir. Bu mümkün olsa bile 12 Türk parlamenter ‘hayır’ dediğinde konu eşit sayıda senatörün olacağı Senato'ya taşınacak. Senato'dan da bir anlaşma sağlanamazsa Yüksek Mahkeme'ye gidilecek. Burada 2 Türk, 2 Rum ve AB’nin bir yargıcı olacak. Tartışılan konuyu 3' e 2 oranında yine Türk tarafı kaybederse, hangi yola başvurulacağı ise belirsizdir. Bakanlar Kurulu’nda ise 6 Rum 3 Türk olacak ve 1 Türk Bakan’ın onayı karar almada yeterli olacaktır.

 

Yorumlar