Deniz Berktay Deniz Berktay

Ukrayna Devrimi’nin 100. Yılı

11 Ocak 2018
Ukrayna Devriminin 100. Yılı

Geride bıraktığımız 2017 yılı, Rus Devrimi’nin 100. yıldönümüydü. 2018 yılı ise Ukrayna Devrimi’nin 100. yılı... Ukraynalılar, yakın tarihte kendi parlamentolarını kurmalarının ve yabancı devletlerin yönetiminde geçen yüzlerce yıldan sonra –ömrü birkaç yıl da sürse- kendi bağımsız devletlerini kurmalarının yüzüncü yıldönümünü kutluyorlar.

1917 yılında, Şubat Devrimi’yle Rusya’da çarlık rejiminin devrildiği ve Rus İmparatorluğu toprakları genelinde ihtilal rüzgârlarının estiği dönemde Kiev’de Ukrayna milliyetçileri biraraya gelerek, önce kendi parlamentolarını kurmuşlar ve bağımsızlık fikriyle özerklik fikri arasında uzun süre bocaladıktan sonra, Ekim Devrimi’yle Rusya’da iktidara gelen Bolşevikler’e (Rus komünistlerinin radikal kanadı) bağlanmak istemedikleri için, 1918’in Ocak ayında bağımsızlıklarını ilan etmişlerdi. Birinci Dünya Savaşı’nın devam ettiği dönemde bağımsızlık ilan eden Ukraynalı milliyetçiler, ne çarlık Rusyası’ndan ne de komünist Rusya’dan hiç hazzetmeyen ve Ukrayna’yı tampon bölge olarak gören Almanya’dan ve Avusturya Macaristan İmparatorluğu’ndan askeri destek aldılar. Ne var ki Almanya ve Avusturya, Ukrayna yönetimine kaşığın ucuyla verdiğini sapıyla geri alacak; bir taraftan Kiev’de kendi istediği kişileri yönetime getirirken, diğer taraftan da Ukrayna tahıl ürünlerine el koyacaktı. Birinci Dünya Savaşı’nda Almanya ve Avusturya Macaristan’ın bozguna uğraması, Ukrayna yönetimini, dış destekten tamamen mahrum bıraktı. Ukrayna yönetimi, kuzeydoğuda Sovyet kuvvetleri, güneydoğuda Çarlık yanlısı Rus kuvvetleri, güneyde Fransızlar, batıda ise Polonya arasında sıkıştı. Üç yıl içinde Ukrayna’da üç kez ihtilal oldu ve bağımsızlık yanlıları, birbirine düştü. Başkent Kiev, Ukrayna milliyetçileri, Sovyet kuvvetleri, Çarlık yanlısı Ruslar ve Polonyalılar arasında defalarca el değiştirdi. Neticede, 1920 yılında Sovyet kuvvetleri, bağımsız Ukrayna yönetimine son vererek, bu bölgeleri Sovyetler Birliği’ne dâhil ettiler.  

Sadece üç yıl süren bu bağımsızlık döneminin Ukraynalıların tarihteki nadir devlet kurma tecrübelerinden biri olmasının yanında, bugün Ukrayna’da yaşanan bazı sorunların benzerlerinin o zaman da yaşanmış olması, bu dönemi daha yakından incelemeyi gerektiriyor.

Ukraynalılar, bilindiği üzere, Ruslarla aynı kökten geliyor ve her iki halk da, Slavların bir kolu olan Doğu Slavlarına mensup. 800’lü yıllardan 1200’lü yıllara kadar varlığını sürdürmüş olan Kiev Rus Prensliği, bu iki halkın ortak geçmişinin önemli bir parçası. Başka bir deyişle, hem Ruslar, hem de Ukraynalılar, bu devleti, kendi geçmişlerinin bir parçası olarak görüyor. Diğer taraftan da, her iki ülkenin milliyetçi çevreleri, bu devleti sahiplenmeye çalışıyor. Yani, Rus milliyetçileri, 800’ler ile 1200’ler arasında varlığını sürdürmüş olan bu devletin bir Rus devleti olduğunu iddia edip kendilerini asli unsur olarak görürken, “Ukraynalılığın”, Polonya etkisi ile ortaya çıkmış bir olgu olduğunu iddia eder. Ukrayna milliyetçileri ise, bu devletin bir Ukrayna devleti olduğunu, Rusların ise, Moskova tarafına giden bazı Slav kabilelerinin Finliler, Tatarlar gibi kabilelerle karışması sonucunda ortaya çıkmış olduğunu öne sürer. (Bununla bağlantılı olarak da, “Ruslar bize ağabeylik taslayamaz, çünkü asli olan biziz”, derler) Böylelikle, iki taraf da, kendilerini asli, diğerini ise “tali” olarak görür.

Kiev Rus Prensliği, 1200’lü yıllarda Moğolların saldırısı sonucunda yıkılır ve yerel prensliklere bölünür. Bugünkü Ukrayna toprakları uzun yüzyıllar boyunca önce Litvanya’nın, sonra da Polonya’nın (Lehistan) egemenliğinde kalır. 1600’lü yılların ortalarında, Ukrayna savaşçılarının (Ukrayna Kozakları’nın) lideri Bogdan Hmelnitski, Polonyalılar’a karşı ayaklanarak bağımsız Ukrayna Kozak Devleti’ni kurar. Fakat Ukrayna gibi bir bölgeyi üç büyük devletin arasında (batıda Polonya, güneyde Osmanlı Devleti, kuzeydoğuda ise Rusya) arasında uzun süre bağımsız olarak muhafaza etmenin mümkün olmadığını gören Hmelnitski, sonunda 1654 yılında, Rusya’nın himayesini kabul eder (yani, Polonyalılardan kurtardığı toprakları, Rusya’nın himayesine verir). Rusya, bu himaye anlaşmasından yararlanarak, Ukrayna’daki denetimini adım adım arttırır. 1783 yılında, Ukrayna’da özerkliğin son kalıntılarını da kaldırarak, burasını doğrudan merkeze bağlar ve Ukrayna köylüleri, tıpkı Rus köylüleri gibi, toprak kölesi haline getirilir.

Ukrayna’nın en batıdaki bölgeleri olan Galiçya, Transkarpatya ve Kuzey Bukovina bölgeleri ise (Lviv, Ujgorod ve Çernovtsı şehirlerinin olduğu bölgeler), 1700’lü yıllarda Avusturya Macaristan İmparatorluğu’nun egemenliğine girer. Böylelikle Ukraynalılar, dönemin iki büyük imparatorluğu olan Rus ve Avusturya İmparatorlukları arasında bölünür.

Ukrayna milliyetçiliği, diğer milliyetçiliklerle karşılaştırıldığında, geç ortaya çıkmış bir milliyetçiliktir. Bunun çeşitli nedenleri vardır: Birincisi, Çarlık Rusyası, Ukrayna’da ulusal kültürün gelişiminin önüne geçmek için ne mümkünse yapmıştır. Ukraynaca eserlerin yayımlanması, Çarlık Rusyası döneminde çıkartılan iki kararname ile (1863 ve 1876 tarihli Valuyevskiy ve Yemskiy Kararnameleri) yasaklanır. İkincisi, Ruslarla Ukraynalılar arasındaki ortak köken, kültürel benzerlikler ve her iki halkın da Ortodoksluk mezhebine mensup olması, Ukraynalıların kendilerini “farklı bir millet” olarak algılamasına engel olur (buna ek olarak, Rus Ortodoks Kilisesi’nin 1686 yılında Ukrayna’yı kendi dini alanına dahil etmesi ve böylelikle Ukrayna’daki Ortodoks kiliselerinin Moskova Patrikhanesi’ne bağlanması, Balkan ülkelerinden farklı olarak Ukrayna’da milliyetçiliğin önderliğini yapacak bir ruhban sınıfının doğmasına engel olur). Eski Rus İmparatorluğu’nda (Çarlık Rusyası’nda) yaşayan pek çok halkta da milliyetçilik akımlarının geç ortaya çıkmasına rağmen bu halklar en azından kendilerinin Ruslardan farklı olduklarının bilincinde iken, Ukrayna toplumunun geneli, bu belirttiğimiz hususlardan ötürü, kendisini Ruslardan farklı bir halk olarak algılamaz.  Bir diğer husus, Ukrayna toplumunun kent ortamından uzak kalmasıdır. Ukrayna toprakları Rusya’nın himayesine girdikten (ve akabinde Rusya’ya entegre olduktan) sonra, şehirlerdeki aydın kesimin önemli bölümü, Moskova ve St. Petersburg gibi imparatorluk merkezlerine giderek, Rus İmparatorluğu’nun hizmetine girerler. Polonya hakimiyetinin Orta ve Doğu Ukrayna’ya göre çok daha uzun sürdüğü ve etkilerini çok daha yoğun gösterdiği Batı Ukrayna’da ise, Ukraynalı asilzadelerin ve seçkinlerin önemli bir bölümü, daha 1500’lü yıllarda, imtiyazlarını kaybetmemek veya daha üst zümreye dahil olmak için, Polonyalıların mezhebi olan Katolikliğe geçmiş ve kısa sürede Polonyalılar arasında asimile olmuştur. 1700’lerin sonları ve 1800’lü yıllarda Ruslar bugünkü Ukrayna topraklarında Odessa, Nikolayev gibi şehirler kurarken, buralara Rusya’dan göçmenler getirilir. 1800’lerin ikinci yarısında bugünkü Ukrayna topraklarında sanayileşme faaliyetleri hız kazandığında, bugünkü Ukrayna’nın güney ve doğu bölgelerini oluşturan sanayi merkezlerine (ve bu arada bir sanayi merkezine dönüşen Kiev’e) işçiler, yine Rusya’dan gelir (bunun nedeni, Rusya’daki köylülerin pek çoğunun toprak köleliğinin kalkmasından önce yıl içinde belli sürelerle sanayi tesislerinde çalışıp deneyim edinmesi, buna karşılık Ukraynalı köylülerin böyle bir deneyiminin olmamasıdır. Böyle olunca, toprak köleliğinin kaldırıldığı 1861 yılından sonra Rus köylüler iş bulmak için bugünkü Ukrayna’nın sanayi merkezlerine göç ederken, Ukraynalı köylüler, tarım faaliyetleri için, Sibirya gibi bakir bölgelerin yolunu tutar). 1800’lü ve 1900’lü yıllarda bugünkü Ukrayna şehirlerinde nüfusun büyük çoğunluğunu Ruslar, Yahudiler ve Batı Ukrayna şehirlerinde Polonyalılar oluştururken, Ukraynalıların şehir nüfusları içindeki payı, yüzde 5 kadardır.

Ukrayna’da 1800’lerin ortalarından itibaren çeşitli milliyetçi örgütlerin ortaya çıkmasına rağmen, bunlar, kitle tabanından mahrum aydın hareketleri olarak kaldı. Çarlık yönetiminin politikalarına karşı Ukrayna köylerinde patlak veren isyanlarsa, siyasi içeriği olmayan köylü isyanlarından öteye geçemedi. Ukrayna’da ulusal çizgide partilerin kurulması ve bir miktar kitle tabanına kavuşması, Rusya’da parlamentonun kurulmasına (meşruti rejimin gelmesine) yol açan 1905 Devrimi ile mümkün olacaktı.

Rus Devrimi’yle paralel gelişen Ukrayna Devrimi

1917 yılının Mart ayında (eski takvime göre Şubat ayı) Rusya’nın başkenti Petrograd’da (St. Petersburg’un Birinci Dünya Savaşı yıllarındaki adı) devrimin meydana geldiği ve Rusya’da cumhuriyet ilan edildiği haberi (Şubat Devrimi) Kiev’e ulaşınca, Kiev’de büyük çoğunluğunu sol partilere mensup fakat Ukraynalılık bilincini de taşıyan siyasetçilerin oluşturduğu kesimler, Rada’nın (Ukrayna Parlamentosu) kurulduğu ilan edildi ve başkanlığa, o esnada Moskova’da sürgünde olan Ukraynalı tarihçi Mihail Gruşevski seçildi. Hükümet başkanlığına da, Vladimir Vinniçenko geldi.   Ancak Ukraynalı yöneticilerin bağımsızlık gibi bir amacı yoktu. Ülkelerini Rusya’nın bir parçası olarak görüyor ve sadece Rusya içinde özerk bir idareye sahip olmak istiyorlardı. Nitekim 1917’nin Haziran ayında ilan ettikleri Birinci Beyanname’de, amaçlarının kesinlikle bölünmek olmadığı, Rusya sınırları içinde kalmanın amaçlandığı vurgulanmaktaydı. Fakat Petrograd’daki Geçici Yönetim temsilcileri, Kiev’e bu kadarını da çok gördüler ve Kiev’den delegelerin Petrograd’a yaptığı ziyaret sonrasında Ukraynalı siyasetçiler, özerk devlet yapılanmasının da bir süre ertelenmesine karar verdiler. Bu doğrultuda hazırlanan Temmuz ayındaki İkinci Beyanname, ilk beyannameden de geriye giderek, Ukrayna Hükümeti’ni Rusya Hükümeti’nin bir alt organı olarak ilan ediyor, Ukrayna Hükümeti’nin üyelerinin Petrograd’daki Merkezi Hükümet tarafından onaylanacağını belirtiyor ve Rusya genelinde düzenlenecek seçimlere kadar, tek taraflı özerklik ilanında bulunmamayı taahhüt ediyordu. Ukrayna’nın o zamanki liderlerinin bağımsızlık düşüncesine ne denli uzak olduğunu gösteren çarpıcı bir örnek, Ukrayna’nın ordu kurması konusu gündeme geldiğinde görülür: 1. Dünya Savaşı’nda Rus ordusunda görev yapmış askeri birliklerden bazılarının Ukraynalı olan komutanları, Ukrayna kökenli askerlerini yanlarına alıp Kiev’e gelir ve yönetimin hizmetinde olduklarını söylerler. Ukrayna milliyetçiliğinin önde gelen isimlerinden olan o zamanki Parlamento Başkanı (ve kısa süre sonra cumhurbaşkanı) Gruşevski’nin yanıtı şu olur: “Bizim orduya ne ihtiyacımız var? Kime karşı savaşacağız? Rusya’daki demokratlara karşı mı?”… Ve Gruşevski, kendisine bağlılık yemini eden askerleri, köylerine gönderir.

Rusya’daki Geçici Hükümet ise, ilk başlarda köy okullarında Ukraynaca eğitim verilmesi dışında hiç bir tavize yanaşmazken, Rus Ordusu’nun 1917 yaz aylarında, bugünkü Batı Ukrayna’da bulunan Galiçya’da Avusturya Macaristan Ordusu’na karşı giriştiği son taarruz girişiminin de bozgunla sonuçlanması üzerine, Kiev yönetimini de karşısına almış olmamak için, oıınların taleplerine daha fazla anlayış gösterir.

Ne var ki, 1917’nin Kasım ayında meydana gelen Ekim Devrimi’yle birlikte Kiev yönetiminin kendisine yakın gördüğü “Rus demokratları”nın yerini Bolşevikler’in alması, Kiev yönetimini, tavır değişikliğine sevketti. 20 Kasım 1917’de yayımlanan Üçüncü Beyanname’de, Ukrayna Halk Cumhuriyeti ilan edilir ve bu andan itibaren Ukrayna’da bütün yetkilerin Rada’ya (Ukrayna Parlamentosu) ve Bakanlar Kurulu’na ait olduğu, ayrıca Almanya ve müttefikleriyle (Avusturya ve Osmanlı Devleti kastediliyor) barış görüşmelerine başlanacağı bildirilir. Ne var ki, Rusya’yla bağların fiilen kopmasına rağmen, bu bildiride de bağımsızlıktan bahsedilmez ve “Rusya Cumhuriyeti’nden ayrılınmadığı” özellikle vurgulanır (Oysaki beyannamenin hazırlandığı tarihte Rusya’da Sovyet yönetimi kurulmuştur ve bu beyannamede bağlılıktan bahsedilen Rusya Cumhuriyeti’nin yerinde yeller esmektedir).  Öte yandan, toprağın kamulaştırılacağı ve sekiz saatlik iş gününün yürürlüğe gireceği gibi sosyal içerikli vaatler de bulunmaktadır. Rusya’da hem Şubat Devrimi’nin, hem de Ekim Devrimi’nin sosyo-ekonomik sorunlar nedeniyle patlak verdiğini ve geniş köylü kitleleri açısından en temel sorunun toprak mülkiyeti sorunu olduğunu, askerlerin en temel önceliğinin ise eve dönmek olduğunu düşünürsek, Ukrayna Halk Cumhuriyeti yöneticilerinin beyannamede barış ve toprak konularını ön planda tutmalarının nedeni daha kolay anlaşılır. Yine bu çerçevede belirtilmesi gereken bir husus, Ukrayna kökenli Kanadalı tarihçi Orest Subtelni’nin işaret ettiği üzere, Ukraynalı köylülerin ve Rus Ordusu’ndaki Ukrayna kökenli askerlerin Ukrayna Hükümeti’ne ilk zamanlarda destek vermesi, milli duygulardan ziyade, pratik nedenlerden kaynaklanmaktaydı. Nitekim, Ukrayna köylüsü, kendisine ait topraklara kavuşma konusunda uzaktaki Petrograd Hükümeti’nden ziyade, yanı başındaki Kiev Hükümeti’nin yardımcı olabileceğini, aynı şekilde, Ukraynalı bir asker de, Kiev’deki hükümetin savaşın sona erip kendisinin memlekete dönmesini daha kolay sağlayacağına inanıyordu (Subtelni O., İstoriya Ukrayini, s. 420).

Bolşevik müdahalesi ve bağımsızlık ilanı   

Bolşeviklerin önemli bölümü,  Ukrayna’nın bağımsızlığına karşı çıkarlar. Zira Kiev’deki Bolşeviklerin lideri Georgiy Pyatnikov’un söylediği üzere, “Rusya, Ukrayna’nın şekeri, sanayi, kömürü ve tahılı olmadan yapamaz”. Yine de Bolşevikler,  ilk başlarda eski rejimi savunan güçlere karşı Kiev yönetimiyle işbirliği yapabileceğini düşünür. Ne var ki, iki taraf arasında kısa sürede, önemli anlaşmazlıklar baş gösterir. Zira Çarlık rejiminin en önemli dayanaklarından olan Don Kazakları, bu esnada cepheden ayrılıp Ukrayna topraklarından geçmekte ve Don Nehri bölgesine geçip burada Bolşeviklere karşı örgütlenmektedir. Karadeniz kıyısındaki Odessa ve Kırım’da da yine Bolşevik karşıtı unsurlar, karşı devrime hazırlanmaktadır. Bu şartlarda Sovyet yönetimi, Kiev’den, Don Kazakları’nın Ukrayna topraklarından geçişini yasaklamasını ve Kızıl Ordu’nun Odessa ve Kırım’a geçmek üzere Ukrayna topraklarından geçmesine izin vermesini ister (Odessa ve Kırım, o dönemde Ukrayna Halk Cumhuriyeti’nin sınırları dışındadır). Kiev yönetiminin bu ültimatomu reddetmesi üzerine, Sovyet kuvvetleri, Ukrayna’ya müdahale hazırlığına başlar. Öncelikle, Kiev’de bulunan Bolşevik delegeler, Ukrayna’nın doğusunda bulunan ve Rusya yanlısı eğilimlerin çok daha güçlü olduğu Harkov’a gelerek, burada kendi Ukrayna Halk Cumhuriyeti’ni kurarlar (bu hükümet, daha sonra Ukrayna Soosyalist Sovyet Cumhuriyeti, sonra da Ukrayna Sovyet sosyalist Cumhuriyeti adını alır. Sovyetler Birliği, Ukrayna’da uyguladığı bu yönteme daha sonra pek çok yerde başvuracak ve bir ülkeye müdahale etmeden önce, kendi taraftarlarından oluşan bir hükümet kuracak ve bu hükümetin çağrısı üzerine müdahaleyi gerçekleştirdiğini açıklayacaktır. Tıpkı, 1940 yılında Baltık ülkelerine müdahale ederken buradaki proleteryanın çağrısı üzerine müdahale ettiğini söylemesi gibi). Ne var ki, Sovyet kuvvetlerinin müdahalesinin meşrulaştırılması amacıyla kurulan ilk Ukrayna Sovyet Hükümeti’nin büyük çoğunluğunu, Rus kökenliler oluşturur. Zira, Sovyet yönetimi ilk etapta işçi sınıfına dayanırken, Ukrayna’da yukarıda değindiğimiz tarihsel sürecin sonucu olarak işçi sınıfı ya Ruslardan ya da Ruslaşmış Ukraynalılardan oluşmaktadır. Bu nedenle, Ukrayna’da Sovyet yönetimi ilk zamanlarda ancak Ruslara ve Ruslaşmış Ukraynalılara dayanabilecektir (Ukrayna’da Sovyet yönetiminin Ukraynalı bir nitelik kazanması, ancak daha sonraki yıllarda ve bu olaylardan ders alınması sonucunda gerçekleşecektir).

Sovyet kuvvetlerinin Kiev’e saldırıya geçmesi üzerine Ukrayna Hükümeti, 22 Ocak 1918’de, bağımsızlığını ilan eder (Dördüncü Beyanname). Bir taraftan da, 1. Dünya Savaşı’ndan çıkmak ve bu çerçevede Almanya, Avusturya Macaristan-İmparatorluğu ve Osmanlı Devleti ile barış anlaşması imzalamak üzere Brest-Litovsk kentine müzakerelere giden Sovyet delegelerinin burada Ukrayna adına hareket etmesini önlemek ve Sovyet Rusya’ya karşı Almanya ve Avusturya’nın askeri desteğini sağlamak üzere, Brest Litovsk’a kendi temsilcilerini gönderir.  Sonuçta, başkent Kiev’in Kızıl Ordu kuvvetlerinin eline geçmesinden sadece birkaç saat önce, 8 Şubat’ı 9 Şubat’a bağlayan gece, Ukrayna ile Almanya ve Avusturya-Macaristan arasında anlaşma imzalanır. Böylelikle Ukrayna Halk Cumhuriyeti bu iki ülke tarafından tanınmakta ve bu iki devlet, Ukrayna’ya askeri yardımda bulunmayı üstlenmektedir. Bu anlaşmaya dayanarak Almanya ve Avusturya Macaristan İmparatorluğu, Ukrayna’ya 450 bin kişilik kuvvet gönderir ve 2 Mart günü Kiev, Sovyet kuvvetlerinden geri alınır.

Kiev’de Alman dönemi

Ancak yabancı yardımıyla sağlanan bu bağımsızlığın Ukrayna yönetimi için bedeli ağır olacaktır. Zira birincisi, Almanlar Ukraynalıların kendi ordularına sahip olmasını istemez. İkincisi, Almanlar ve Avusturyalılar, yaptıkları askeri yardımın karşılığında, Ukrayna’dan bol miktarda tahıl ve hayvan ürünleri talep etmektedir ki Ukrayna Hükümeti’nin bunu gerçekleştirebilmesi için, köylülere karşı zora başvurması gerekecektir (bu da tabii, kendisine destek veren yegâne unsuru karşısına almak anlamına gelir). Oysaki Ukrayna yönetimi, zaten kitle desteğini önemli ölçüde kaybetmiş durumdadır. Zira, bir taraftan topraksız köylüler, hükümetin kendilerine vaat ettiği toprak reformunun son derece yavaş tempoyla ilerlemesinden yakınmaktadır. Büyük toprak sahipleri ise, toprak bölüşümünü planlayan hükümete kin gütmektedir. Şehir merkezlerindeki Ukraynalı olmayan çoğunluk, zaten Ukrayna Halk Cumhuriyeti’ni benimsememiştir. Buna bir de iktidardaki siyasetçiler arasındaki iç mücadeleler eklenince, Almanlar, Ukrayna’da demokratik yöntemlerle işleyen bir devlet mekanizmasının kendi çıkarlarına uygun olmadığı sonucuna varırlar ve düzenledikleri darbeyle, kendi istedikleri kişiyi iktidara getirirler. 29 Nisan 1918’de, Ukrayna Parlamentosu’nda Ukrayna Halk Cumhuriyeti’nin anayasasının kabul edilmesinden hemen sonra parlamento binasından içeri giren Alman askerleri, parlamentonun feshedildiğini bildirir. Aynı gün, Kiev’de toprak ağalarından oluşan 6500 delegenin katıldığı büyük bir toplantıda, Çarlık Ordusu’nun önde gelen Ukrayna kökenli generali Pavlo Skoropadski, lider seçilir (Daha doğrusu, Kiev’deki Alman komutanı General Von Eichhorn’un onayladığı Skoropadski, delegelere kabul ettirilerek Almanların seçimine meşruiyet kazandırılır). “Ukrayna Halk Cumhuriyeti” feshedilerek “Ukrayna Devleti” kurulur (yeni yönetim hem toprak ağalarının açık desteğini aldığı için “halk” kelimesine mesafelidir, hem de muhafazakâr olduğu için “cumhuriyet” kelimesine). Fakat işin ilginci, Ukrayna Halk Cumhuriyeti, olaysız şekilde yıkılıverir. Toplumun bütün kesimleri, ülkedeki kaostan yorgun düştüğünden, her şeyden önce istikrar istemektedir.

Yeni yönetimin gelmesiyle birlikte, Ukrayna Halk Cumhuriyeti döneminde çıkartılmış olan yasalar iptal edilerek toprak tekrar eski sahiplerine, yani, büyük toprak ağalarına verilir. Elde ettiği toprakları tekrar ağalara devretmek istemeyen köylülerin üzerine “ceza birlikleri” gönderilerek çok sayıda köylü kurşuna dizilir. Bir taraftan Ukraynacanın resmi dil ilan edilmesi, Ukrayna Bilimler Akademisi’nin kurulması, yeni okulların açılması gibi Ukrayna kültürünü geliştirecek faaliyetler yürütülürken, öbür taraftan devlet teşkilatı, büyük çoğunluğunu Ukrayna milliyetçiliğinden hiç hazzetmeyen Rus bürokratlara bırakılır. Öte yandan ülke, Bolşeviklerden kaçan Rus asker ve subayların sığınma yeri olmuştur ve bu Rus bürokratlar ve askerler, bağımsız bir Ukrayna devletinin varlığına, ancak ve ancak Rusya’da Bolşevikler olduğu müddetçe tahammül edebilecek kimselerdir; Rusya’da eski düzenin yeniden kurulacağını anladıkları anda, hepsi Ukrayna devletine karşı mücadele etmeye hazırdır.   Ukrayna’daki Rus toprak ağası ve sanayicilerin çıkarlarını Ukraynalılara karşı korumak da, Alman askerlerine ve onların Ukraynalı yardımcılarına düşer. Bu şartlarda Skoropadski’nin liderliğindeki Ukrayna Devleti, kamuoyu desteğini yitirir. Ülkenin farklı yerlerinde patlak veren köylü isyanlarında, 15 bin kadar Alman askeri hayatını kaybeder. Almanlar da buna, çok daha fazla sayıda köylüyü kurşuna dizerek yanıt verir.

Almanya ve Ukrayna’daki destekçileri, kaybediyor

1918’in sonbaharında Almanya ve müttefiklerinin Birinci Dünya Savaşı’nı kaybetmekte olduğunun anlaşılması, Skoropadski’nin  rejiminin çökmekte olduğunu ortaya koyar. Alman desteğinin yerine İngiliz ve Fransızların desteğini sağlamak isteyen Skoropadski, İngiltere ve Fransa’nın bağımsız Ukrayna fikrine karşı olduklarını, komünizm karşıtı Rus generallerini ve “birleşik Rusya” fikrini desteklediklerini bildiği için, Almanların Compiegne’de Fransızlarla mütareke imzalamasından üç gün sonra, 14 Kasım 1918’de bir kararname yayımlayarak, bağımsızlıktan vazgeçtiğini bildirir ve amacının, Ukrayna’nın gelecekte kurulacak olan komünist olmayan Rusya’nın federe bir bölgesi olması olduğunu ilan eder. Yien aynı gün kurduğu yeni hükümette bakanlıkları, Rusya’da yeniden monarşinin kurulmasını savunan Rus asilzadelerine verir. Bu hamlesi, İngiltere ve Fransa’dan beklediği karşılığı göremediği gibi, Ukraynalıların gözünde bu devletin meşruiyetini tamamen kaybetmesine yol açar. Skoropadski’nin yıktığı Ukrayna Halk Cumhuriyeti’nin liderleri, Kiev yakınlarındaki Bila Tserkva’da karargâh kurarak, buradan Kiev’e hücuma geçerler. İsyancılar, hala Ukrayna’da bulunan, fakat savaşı kaybettikleri belli olmuş ve ülkelerine dönmekten başka bir şey düşünmeyen Alman kuvvetlerinin tarafsız kalmalarını sağlayarak, Kiev’e girerler. Skoropadski, yaralı bir Alman askeri kılığına girerek son çekilen Alman birliğiyle birlikte Kiev’den kaçmayı başarır. Kiev’de yeniden Ukrayna Halk Cumhuriyeti kurulur (14 Aralık 1918).

Ukrayna Halk Cumhuriyeti, tekrar kuruluyor: Petlyura Dönemi

Vinniçenko’nun yeniden başbakan, Simon Petlyura’nın ise savunma bakanı olduğu yeni yönetim, kendisini çok güç şartlar altında bulur. Nitekim doğuda ve kuzeydoğuda Sovyet kuvvetleri, Kiev’e tekrar saldırmaya hazırlanmaktadır. Güneydoğuda, eski rejimi yeniden kurmak isteyen Çarlık komutanlarından General Denikin’in ordusu bulunmaktadır ve “tek ve bölünmez Rusya”nın savunucusu olan Denikin, ne Ukrayna devleti fikrine ne de Ukrayna kimliğine karşı hiç bir sempati beslememekte, bu açıdan Sovyetlerden hiç de daha iyi bir tutum takınmamaktadır.  Güneyde, Odessa ve çevresinde Fransız kuvvetleri bulunmakta ve bunlar da, Ukrayna’yı bir “Alman projesi” olarak görmekte ve “tek ve bölünmez Rusya”yı savunan General Denikin’in kuvvetlerine destek vermekteydiler. Bunun dışında, 1. Dünya Savaşı’nın bitmesiyle birlikte dağılan Avusturya Macaristan İmparatorluğu’nda Galiçya bölgesinde (Lviv kenti ve çevresi) Batı Ukrayna Halk Cumhuriyeti kurulmuştu. Fakat bu devlet, daha kurulduğu andan itibaren, bu topraklara göz dikmiş olan Polonya’yla çatışmak zorunda kaldı (eski Avusturya Macaristan topraklarında 3,5 milyon Batı Ukraynalı, 18 milyon Polonyalıyla çatışmak zorunda kalacaktı).

Ukrayna, dört ateş arasında tek başına

Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinin ardından galip devletlerin savaştan sonraki Avrupa’nın durumunu ele aldıkları Paris Barış Konferansı’na hem Ukrayna Halk Cumhuriyeti, hem de Batı Ukrayna Halk Cumhuriyeti, delege gönderdi. Fakat bu delegeler, orada muhatap alınmadılar. Sonuçta savaşın galipleri (İngiltere, Fransa ve ABD), Ukrayna projesine hiç sıcak bakmıyor ve bugünkü Orta ve Doğu Ukrayna’da Çarlık yanlısı Denikin’i desteklerken, Orta Avrupa bölgesinde de, yeni kurulan Polonya’yı müttefik olarak görüyordu. Ukrayna’nın Rusya’dan ayrılan bölgesinde kurulan Ukrayna Halk Cumhuriyeti ile Avusturya Macaristan’dan ayrılan bölgesinde kurulan Batı Ukrayna Halk Cumhuriyeti, 22 Ocak 1919’da, birleştiklerini ilan ettilerse de, bu birliğin, pratik hiç bir sonucu olmadı. Zira birincisi, bu iki devletin kurumları ve orduları, ayrı ayrı varlıklarını sürdürdü. İkincisi, bu iki devletin yöneticileri, farklı dünya görüşlerine sahipti (Kiev’dekilerin sol eğilimli olmasına karşılık, Batı Ukrayna yöneticileri, muhafazakâr idi). Üçüncüsü ve belki de en önemlisi, bu iki devletin, çok farklı öncelikleri vardır: Kiev yönetiminin temel önceliği, ister komünist, isterse çarlık yanlısı olsun, Ruslara karşı kendisini savunmaktır; Lviv’in kimin elinde olduğu, onun için ikinci planda bir konudur. Lviv merkezli Batı Ukrayna Halk Cumhuriyeti içinse en temel sorun, Batı Ukrayna’nın Polonya’nın eline geçmemesidir; Kiev’in kimin elinde olacağı, onlar için ikincil bir sorundur. Sonuçta, Ukrayna’nın bu iki bölgesinden gelen silahlı kuvvetler arasındaki öncelik ve görüş farklılıkları iyice su yüzüne çıkacak ve Batı Ukrayna Ordusu, önce çarlık yanlısı General Denikin’in, sonra da Sovyet kuvvetlerinin emrine girecektir (gerçi, her iki orduya da katılırken, Kiev kuvvetlerine karşı çarpışmamayı öncelikli şart olarak koyarlar). 1919 yılı boyunca Kiev önce Sovyet kuvvetlerinin, sonra Ukrayna kuvvetlerinin, sonra Çarlık yanlısı General Denikin’in, sonra tekrar Sovyet kuvvetlerinin eline geçer. Ukrayna Halk Cumhuriyeti’nin liderliğini üstlenen Simon Petlyura, Kiev’i geri alabilmenin yolunun, Polonyalılarla anlaşmaktan geçtiğini düşünür ve Polonyalılarla yaptığı anlaşmayla, Batı Ukrayna’nın Polonya’ya bırakılmasına karşılık Polonya’dan askeri destek alır. Sonuçta 1919’un Mayıs ayında, 65 bin Polonya ve 15 bin Ukrayna askerinden oluşan kuvvetler, Kiev’i Sovyetlerden geri alır. Ancak Ukraynalılar, Polonyalıların varlığını pek memnuniyetle karşılamaz. Öte yandan Ukrayna köylüsü, yıllardır süren çatışmalardan yorgun düşmüştür ve toprak sorununa hala çözüm bulamamıştır. Bolşevikler, bu sefer durumdan yararlanmayı bilirler ve Ukrayna köylüsüne yaptıkları propagandada, bu sefer Ukrayna’ya gelmeleri halinde toprağın kolektifleştirilmeyeceğini, bunun yerine toprağın köylüler arasında dağıtılacağını söylerler (gerçekten de dediklerini yaparlar). Böylelikle, 1919’un sonlarına gelindiğinde, Ukrayna Halk Cumhuriyeti tekrar kitle desteğini kaybetmiştir ve Bolşevikler bu sefer ciddi bir direnişler karşılaşmadan Ukrayna’yı ele geçirirler. 1920’deyse, Polonya Sovyetler Birliği’yle anlaşma yaparak, Ukrayna milliyetçilerine verdiği desteği çeker. Polonya topraklarına iltica eden Ukrayna kuvvetleri, burada Polonya makamları tarafından gözaltına alınır. Bazı Ukrayna milliyetçilerinin Sovyet topraklarına girerek burada Ukraynalıları yeniden ayaklandırmaya yönelik girişimleri 1925 yılına kadar sürse de, Sovyetlerin Ukrayna’ya ilk iki girişinden farklı olarak bu sefer topraklarına el konmayan ve Sovyet makamlarından anlayış gören üstelik de savaşlardan ve ihtilallerden bıkan Ukrayna köylüsü, bu girişimlere pek destek vermez. (Sovyetlerin köylerde toprakları tekrar kolektifleştirmeye girişmesi, 1930’larda olacaktır). İngiliz ve Fransız askerleri de savaştan bıktıkları ve bu askerler arasında da komünizm propagandası etkisini göstermeye başladığı için, İngiltere’yle Fransa, Sovyet topraklarındaki askerlerini geri çekecek, böylelikle Çarlık yanlısı kuvvetleri kendi kaderleriyle baş başa bırakacaktır. İngiliz ve Fransız desteğinden mahrum kalan Çarlık yanlısı kuvvetlerin de 1920’de Kırım’dan çekilmesiyle Sovyetler, bugünkü Ukrayna topraklarının tamamında denetimi kurmuş olur.

Ukrayna İhtilali, neden başarısız oldu?

Bütün bu yazdıklarımızdan hareketle, Ukrayna İhtilali’nin başarısızlık nedenlerini, şöyle özetleyebiliriz:

Öncelikle, Ukrayna İhtilali’ni yapanlar, ulusal bilincin yeterince gelişmediği bir ülkede başa geldiler. Ukrayna’nın şehirlerinde nüfusun ezici çoğunluğunu oluşturanlar, Ruslar, Yahudiler ve Polonyalılardı ve özellikle Ruslar ve Polonyalılar, Ukrayna devleti fikrine düşmanca yaklaşıyordu. Şehir nüfusunun, yukarıda belirttiğimiz üzere yüzde 5’ini Ukraynalılar oluşturmaktaydı ve bunların da çok az bir kısmı, Ukraynalılık bilincine sahipti. Askerlerin, bürokratların, aydınların, sermaye sahiplerinin ve işçilerin büyük çoğunluğu, Ukraynalı olmayanlardan oluşuyordu. Bu şartlarda, Ukrayna milliyetçilerinin dayanabileceği tek güç, Ukrayna köylüsüydü. Oysaki Ukrayna köylüsü o dönemde eğitimli değildi ve bizzat Ukrayna İhtilalı’nda rol alanların hatıralarında yazdıkları üzere, öncelikli olarak kendi çıkarını, yani, toprak reformu konusunu düşünüyordu. Bu şartlarda, Ukrayna köylüsü, 1917’den 1920’ye kadarki süreçte, kim toprak reformu konusunda daha iyi şartlar vaat ederse, veya kimin vaatleri gerçekleştirebilecek güce sahip olduğuna inanıyorsa, onun safına geçecek ve üç yıl boyunca bir o safta, bir bu safta yer alacak, en sonunda da tercihini, Bolşeviklerden yana kullanacaktı. Üçüncüsü, ihtilali yapan ilk zümre, Ukrayna’yı Rusya’dan ayrı görmüyordu ve bağımsızlık fikrine mesafeliydi. Bağımsızlık ilanı, ancak şartların epey zorlaması sonucunda yapılacaktı. Yöneticilerin bu kararsızlığı, doğal olarak, toplumun diğer kesimlerini etkileyecekti. Dördüncüsü, bağımsız Ukrayna devleti fikrine sadece Ruslar değil, İngiltere, Fransa ve Polonya da karşı çıkıyordu. Ukrayna devletine destek veren Almanya’nın ise, Ukrayna’nın bağımsızlığını desteklemekten ziyade, burasını bir tampon bölge ve sömürü alanı olarak gördüğü ortaya çıkacaktı. Diğer taraftan, Ukrayna’da ne halk düzeyinde, ne de – bazı istisnalar dışında- aydınlar düzeyinde, Rusya “öteki taraf” olarak algılanmıyordu. Ukrayna, “biz kimiz ve nereye gidiyoruz” sorusuna, 1991’de bağımsızlığa yeniden kavuşunca da yanıt vermeye çalışacak ve Ukrayna’nın yöneticileri, Rusya’nın Ukrayna’ya müdahale ettiği 2014 yılına kadar, Ukrayna toplumuna, milli bilince sahip çıkmanın önemini anlatmakta zorlanacaktı. Öte yandan, Sovyet yöneticileri, Ukrayna’ya 1917 ve 1918’deki müdahalelerinden gerekli dersleri çıkartacak ve 1920’de tekrar Ukrayna’ya girdiklerinde toprağı kamulaştırmayıp köylülere dağıtacaklar ve Ukrayna ulusal değerlerine saygılı olacaklardı; ta ki 1930’larda Sovyetler Birliği genelinde kolektifleştirme ve Ruslaştırma politikaları başlayıncaya kadar...

Yorumlar