Özdemir Akbal Özdemir Akbal

Katar Krizi

09 Haziran 2017
Katar Krizi

Kriz, Katar Haber Ajansı'nın sitesinin çökertilmesi ve site üzerinden İran'a övgü dolu ifadelerin sunulması, Katar Şeyhi Sani'nin bu ifadelerin sahibi olduğu iddiası ile başladı. Şimdi bu ölçekle bakıldığında Katar krizi, birkaç tane bilgisayar korsanının başlattığı bir kriz olarak da görülebilir. Peki, bu denli basit midir analiz? Yani birkaç bilgisayar korsanı dünyanın bir yerinde sizin servis sağlayıcılarınıza girer oradan sitede bir iki korsan açıklama yapar ve kriz başlar mı? Elbette devletler arasında ilişkilerin temelinde ekonomik ve askeri ilişkiler bulunmakta bu üst yapı dâhilinde kurulu ilişki ağı incelendiğinde bir sonuca analitik anlamda ulaşmak mümkün olmaktadır. Bu krizde de heyecanlı bir grup, serinkanlılıktan, politik gelişim sürecini takipten, ekonomik ve askeri faktörleri de dikkate almazdan gelerek kanaatlerini birer analiz niteliğini haiz çalışmalarmış gibi sunmaya başladı. Bilgi kirliliğinin, partizanlıkla birleşerek, okuma eksikliği desteğinde ortaya koyduğu bu durum, insanların birbirini etkileme kapasitesinin hayli yüksek olduğu sosyal medya mecralarında oldukça tehlikelidir. Dolayısıyla, popülarite kazanmak amacıyla üzerinde çalışmaların derinleştirilmediği hususlar hakkında ifadelerde bulunmak yerine derinlemesine çalışılan konuların ele alınarak toplumun bilgilendirilmesi yoluna gidilmesi hem daha ahlâki, hem de daha faydalı olacaktır. 

Gelelim krizin içeriğine… Elbette bir internet sitesinin çökertilmesi bu krizin sebebi değildir. Sebepler bütünü diye açıklanabilecek olan bu süreçte, Katar'ın Suriye İç Savaşına dair değişmeyen pozisyonu, Suudi Arabistan-Katar ilişkilerinin rolü, Türkiye-Katar ilişkileri, Suudi Arabistan-İsrail ilişkileri, Katar'ın diğer alternatifleri diye değerlendirilebilecek olan Rusya ve İran bulunmaktadır. Bu noktada da ilişki ifadesi açıklanmaya muhtaçtır. İlişkiden kasıt, askeri ve ekonomik karşılıklı faaliyetlerdir. Bunların gidişatının analizi için de ilgili ülkelerin soyolojik yapıları, yönetim sistemleri, karar alma mekanizmaları ele alınmalıdır. Bu analiz birimleri de elbette bir süreç kısıtlaması gerektirir. Bunun tespit edilmesi için de analize konu olan aktör ve faktörlerin tümünü her açıdan ortak bir paydada birleştiren bir süreç akışı ele alınmak zorundadır. Aksi halde, ifadeler, yazarının politik hezayanları ile, gerçekleşen olayların bu hezayanlara uyum sağlayan taraflarının  “haklılık” delili olarak gösterilmesinin ötesinde bir anlam ifade etmeyeceği gibi; pek çok hatalı politik yapım sürecine ve büyük sıkıntıların da ortaya çıkışına sebep olacaktır. Analiz konumuz dikkate alındığında bütün bu aktörlerin politikalarını derinden etkileyen yegâne değişken ise Suriye İç Savaşı olarak görünmektedir. Dolayısıyla değerlendirme Suriye İç Savaşı'nın başlangıcından itibaren yapılmak zorundadır. 

Suriye İç Savaşının, sözde Arap Baharının bir etkisi olarak başladığının, halkların demokrasi istediğinin, Esad'ın gidişi ile bütün sorunların çözüleceğinin ifade edildiği zamanlarda, dönemin ABD Devlet Sekreteri Hillary Clinton Ekim 2011'de, Suriye ile ilişkilerinde o ülkenin karar alıcılarını yönlendirebilecek kadar etkilerinin olmadığını dolayısıyla çıkarlarını Arap Birliği ve Türkiye ile ifade edeceklerini belirten bir açıklama yapmıştı. Bu nokta Türkiye ve Arap ülkelerinin Suriye konusundaki duruşlarının da aslında çerçevesini oluşturmuştu. Bu açıklamayla benzeri vakitlerde pek çok devlet ve hükümet başkanı Esad'ın gidişi konusunda açıklamalarda bulundu. Böylece coğrafi yakınlık, ABD ile olan ilişkilerdeki derinlik, askeri kapasite, ekonomik kapasite ve psikolojik harbin önemli bir vasıtası olan medya üstünlüğüne bağlı olarak bir ittifakın oluşması söz konusu oldu. 

Yukarıdaki ifadelere istinaden; 
a)Coğrafi Yakınlık olarak başta Türkiye,
b)ABD ile ilişkilerde derinlik olarak Türkiye, Suudi Arabistan, Katar
c)Askeri Kapasite olmak üzere başta Türkiye ardından Suudi Arabistan
d)Ekonomik kapasite olarak Suudi Arabistan ve Katar
e)Psikolojik Harp vasıtası olarak da Katar merkezli el Cezire önemli aktörler olarak öne çıktı. 

ABD'nin IŞİD'in eylemlerini Suriye'ye de sıçratmasından önce geliştirdiği, Esad'ın gidişi politikası çerçevesinde, aynı paydada birleşen Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye üçlüsü hayli güçlü bölgesel bir blok da oluşturmuştur. Bu noktada, Suudi Arabistan ve Katar'ın Suriye'deki muhaliflere silah yardımı için ekonomik katkıda bulunduğu, Türkiye'nin de muhaliflere silah yardımını gerçekleştirdiğini, CIA yetkililerinin de bu hususa yardım ettiğine dair haberler Amerikan medyasının önde gelen gazetelerinde yer almıştır. Bu iddialara istinaden en erken ve önemli iddialardan biri Eric Schmitt tarafından “C.I.A said to Aid in Steering Arms to Syrian Opposition” başlığıyla 21 Haziran 2012'de yapılan haber/analizde ele alındı. Böylece başlayan Esad'ın, Suriye'deki muhaliflerle devrilme operasyonunda, Katar sadece silah yardımlarında ekonomik katkıda bulunma rolünü üstlenmemiştir. Kısaca verilen bu örnekte b ve d maddeleri kapsamında faaliyet gösteren Katar, e maddesinin de önemli bir uygulayıcısıdır. Katar merkezli el Cezire televizyonu, 14-15 Ağustos 2012'de Esad güçlerinin 300-400 civarında muhalifi ibadet sırasında öldürdüğünü iddia etmiş, daha sonra gelen tepkiler üzerine de haberi geri çekmek zorunda kalmıştır. Anılan tarihin 2012 yılının Kadir Gecesine denk geldiğini hatırlatmakta yarar vardır. Bunun gibi haberlerle, bir psikolojik hazırlık yapılarak Suriye'ye askeri müdahalenin yolunun açılmasını sağlamaya çalışan Katar, ABD dış politika ve güvenlik bürokratlarının önemli bir sorusu dolayısıyla sonuçsuz kalan faaliyetlere imza atmıştır. O kritik soru “Esad'tan sonra kim iktidara gelecek?” sorusudur. 

ABD dış politikasının Afganistan ve Irak işgalleri ile tecrübe ettiği, el Kaide gibi unsurların yönetim yıkıldıktan sonra iktidara gelmesi ya da söz konusu ülkelerin iç politik sürecinde çok önemli bir role kavuşması tecrübesi, Suriye konusunda sorulan bu sorunun cevabını tek bir yere çıkarmaktadır: “Bir ılımlı muhalif yapı ile dönüşüm hükümeti”. Ancak, Irak'ın Kuzeyinde Irak İslam Devleti adı ile başlayan hareketin, Irak Şam İslam Devleti adı ile kendini tanımlaması ve Suriye'nin kuzey bölgelerinde de faaliyete geçerek bölgesel bir terör örgütü haline gelmesi, 2012 yılında hayli istekle yürütülen Esad'ın devrilmesi politikasının da giderek revize edilmesine yol açmıştır. Bu noktada 27 Mayıs 2013 gibi çok erken bir tarihte belirttiğim gibi ABD ve Rusya o dönem için zımnen, şu an içinse alenen IŞİD'in ortadan kaldırılması en azından çevrelenmesi için bir mutabakata varmıştır. Böylece 2011-2014 yılları arasında Esad'ın gitmesi konusunda bir ittifak oluşturan ABD-Suudi Arabistan-Türkiye-Katar bloğu yeni bir oyun değiştirici ile karşı karşıyadır. 

Bu oyun değiştirici karşısındaki reaktif durumun nasıl gerçekleşeceği yukarıda anılan dörtlü blok arasında önemli bir tartışmaya yol açmışken devreye giren İran faktörü, 1979 Humeyni İhtilâlinden beri görülmeyen bir şekilde ABD-İran ilişkilerini bir ortak paydada birleştirmiştir o da IŞİD ile mücadelede askeri yöntemlerin kullanılmasıdır. Bu birliktelikle beraber Mısır'da gerçekleşen darbe sonucunda Mursi'nin devrilerek yerine Sisi'nin geçmesi de bir başka oyun değiştirici faktördür. İran'ın ABD ile üstü örtülü de olsa ortak bir paydada birleşmesi Suudi Arabistan'ın içinde bulunduğu dörtlü blokta farklı bir politik davranışa sürüklenmesine sebep olmuştur. Böylece Suudi Arabistan aslında 1973 Arap-İsrail Savaşı sonrası yavaş yavaş başladığı İsrail ile güvenlik ilişkisinde yeni bir ortak paydaya sahip olmuştur: o da İran'dır. Mısır'ın da Mursi sonrası dönemde yeniden İsrail ile ılımlı ilişkileri, Esad'ın gitmesinin gündemden düşürdüğü Suriye politikasında artık başka bir evreye gelmiştir. 

Bu süreçte Türkiye, PYD ile mücadelesi konusunda hayli düşük profilli kalırken, bir gece ansızın bitiveren Fırat Kalkanı operasyonu ile resmen IŞİD karşıtı koalisyonun bir parçası olmuştur. Avrupa ülkeleri ve ABD ile gergin bir şekilde devam eden ilişkiler ise dış politik alanda manevra kabiliyetini daraltmaktadır. Aynı dönemde Suudi Arabistan yeni bir hamle ile İsrail ile birlikteliği kartlarını daha açık oynarken, Mısır'ın oyuna dahil olması da sürecin Katar'ın politikalarını devam ettirebilme olasılığının sıfıra indiği bir şekle dönüşmesine sebep olmuştur. Bu noktada Katar, İsrail'in hayli rahatsız olduğu ve Filistin politikası konusunda taban tabana zıt olduğu Hamas bağlılarının ve aynı şekilde Suudi Arabistan monarşik yapısına, Mısır'ın idaresine doğrudan tehdit olarak görülen İhvan bağlılarının sınır dışı edilmesi kararlarını almasına rağmen cezalandırılmaktadır. 

Bütün bunlara rağmen, belki bir yönetim değişikliği gerçekleşerek Katar'ın varlığı devam edecektir. Zira Katar Dışişleri Bakanı kendilerinin bir süper güç olmadığını bildiklerini, sorunun diyalog yolu ile halledilmesi taraftarı olduklarını belirtmiştir. Bu noktadan bakıldığında Katar diplomatik bir dille “Anladım yeter! artık daha fazla vurmayın demektedir”. Ancak, Katar politikasının Suriye Krizinin başladığı dönemden itibaren stratejik değişiklikleri kavrayamayan ve ısrarcı yaklaşımı ile İsrail, Mısır, Suudi Arabistan gibi önemli ve ABD ile yakın ilişkileri olan devletlere karşı çok da fazla bir manevra alanı yoktur. Katar için çözüm yolu olarak İran faktörünün fazla bir öneme sahip olmayacağı da açıktır. Zira Katar ile İran belki belli bir seviyede ticari ilişkiye sahiptir ancak Katar'ın içinde bulunduğu Körfez İşbirliği Konseyi ve geldiği gelenek İran ile işbirliği konusunda önemli engeller teşkil etmektedir. Bunun yanı sıra krizin ilk anlarından beri Rusya Federasyonu tarafından yapılan açıklamalar da Katar'ın Moskova için bir umut beslemesini engellemiştir. Zira Katar'ın oyun değiştirici pek çok faktörün ortaya çıkmasına rağmen, Suriye'de inatla izlemeye çalıştığı politika Rusya Federasyonu'nun çıkarlarının hayli dışındadır. 

Katar, sorunun çözümünü ABD'nin arabuluculuğunda, başta Suudi Arabistan ve Mısır olmak üzere kendisi üzerinde doğrudan etkiye sahip ülkelerin isteği doğrultusunda gerçekleştirmek zorundadır. Türkiye'nin Katar'a asker gönderme kararını da bir iltihak faaliyetinin başlangıcı olarak görenlere tavsiyem de Hatay Cumhuriyeti'nin Türkiye'ye iltihak etme sürecini incelemeleri yönündedir. Zira bu türlü olaylarda coğrafi yakınlık, stratejik önem gibi pek çok konu önem arz eder. Sonuç olarak Katar, yukarıda geniş bir şekilde süreci tekrar ederek anlatmaya çalıştığım şekilde bölgesel politik değişimleri kavramaktan ve analiz etmekten uzak politikasının, askeri güçsüzlüğünün bedelini ödemektedir. 

Yorumlar