Deniz Berktay Deniz Berktay

Nazi Propagandasının İçyüzü: Doğru Sanılan Yanlışlar

09 Mayıs 2020
Nazi Propagandasının İçyüzü: Doğru Sanılan Yanlışlar

İnternet ve sosyal medya, büyük çoğunluğumuzun hayatının ayrılmaz bir parçası oldu. Sanal dünyayla gerçek hayatın birbirine karıştığı bu ortamlar, maalesef, bilgi kirliliğinin de önemli bir kaynağı haline geldi. Sosyal medya ortamında fotoşoplu görüntülerin, bazı uydurmaların, gerçek zannedilerek binlerce kişi tarafından paylaşıldığını görüyoruz. Fotoşop olduğu çok belli olan, Atatürk’ün başının Çin’deki bir Buda heykeline monte edildiği sözde bir heykel fotoğrafının altına “Dünyadaki en büyük Atatürk heykeli. İlk defa görenler maşallah desin” yazan paylaşımları mı ararsınız (bu arada, niye “maşallah” diyecekmişiz, o da ayrı bir konu), Atatürk’e yakıştırılan ve gerçekle alakası olmayan sözler mi, yoksa Putin’in piyanoyla İzmir Marşı’nı çaldığı görüntüler mi ararsınız: Ne ararsanız var. Bu meselenin, çok düşündürücü olan üç yönü var: Birincisi, bunları paylaşanların önemli bir kısmı, üniversite mezunu olan ve toplumun büyük kısmına, bunlar ne görse inanıyor”, diyen kişiler. İkincisi, internet çağında yaşadığımız halde ve sosyal medyada yapılan bir paylaşımın gerçek olup olmadığını internetteki güvenilir sitelerden arayıp bulmak mümkün olduğu halde, pek çok kişi, bunların doğruluğunu hemen elinin altında bulunan internetten araştırma zahmetine girmiyor(sonra da aynı kişiler, toplumu okuma konusunda tembel olmakla suçluyor). Üçüncüsüyse, yanlış paylaşım yapan pek çok kişiye bunu söylediğinizde, “yanlış bile olsa ne güzel” şeklinde bir yanıt alıyorsunuz. Dolayısıyla, inandığı şeyin gerçek olmadığını kabul etmeme, sadece istediği şeyleri duyma eğilimi, hemen her kesimde görülüyor.

Yukarıda sözünü ettiklerimiz, doğru olup olmadığı kısa bir internet taramasıyla anlaşılabilecek türden paylaşımlar. Bir de, böyle kolay anlaşılamayacak olanlar var: Mesela, son birkaç yıldır internette gezen bir paylaşımda, “İkinci Dünya Savaşı’nda Sovyet (Rus) tankları Berlin’e girene kadar, Alman halkı, Alman Ordusu’nu Moskova’da sanıyordu. Çünkü Alman gazeteleri öyle yazıyordu” deniyor. Burada, bir ülkede basın gerçekleri söylemezse halkın içinde bulunduğu felaketlerden habersiz olacağı ve kendisini kâinatın zirvesinde zannedeceği mesajı verilmek isteniyor, fakat doğru bir mesaj, doğru olmayan tarih bilgileriyle iletilmeye çalışılmakta. Oysa ki  İkinci Dünya Savaşı’nın tarihi, bu konuda çok daha çarpıcı örneklerle dolu. Bu nedenle, o döneme kısaca bakalım:

Adolf Hitler, 1932’deki parlamento seçimleri sonucunda hükümete girme imkânını yakalamış ve bir koalisyon hükümetinde, başbakan olmuştu. İki yıl içinde, çeşitli dalaverelerle, tek parti haline gelerek, diğer partileri yasaklamayı başardı (bu işe, komünistlerle başlayıp sıranın kendisine gelmeyeceğini düşünen liberal ve sağcılarla bitirdi). 1934 yılında, cumhurbaşkanı oldu ve başbakanlıkla cumhurbaşkanlığını birleştirerek, kendi tek adam rejimini ve Nazi Alman Devleti’ni kurdu (Weimar Cumhuriyeti’ni sona erdirdi). Bu yeni düzende kitlelerin idaresinin önemini bilen Hitler, halka yönelik propaganda faaliyetleri için, ayrı bir Propaganda Bakanlığı kurdu ve 1920’lerden beri kendisiyle birlikte olan ve savaşın en sonuna kadar da kendisine bağlı kalacak olan, Joseph Paul Goebbels’i (“Göbels” okunur) bakanlığın başına getirdi. Savaşın sonuna kadar, yurt içinde propaganda konusu, Goebbels’ten sorulacaktı.

Naziler, zaferden zafere koşuyor

İkinci Dünya Savaşı, bilindiği üzere, 1 Eylül 1939’da Almanya’nın Polonya’ya saldırması ve 3 Eylül’de İngiltere ve Fransa’nın Almanya’ya savaş ilan etmesiyle başladı ve 1945’e kadar, 6 yıl devam etti. Alman orduları, dört hafta içinde Polonya’yı ele geçiriverdi. Ertesi yıl (1940’ta) ise, Naziler Batı Avrupa’yı darmadağın etti. Zira Alman orduları, birer ikişer günde Belçika, Hollanda, Lüksemburg, Danimarka, Norveç gibi ülkeleri ele geçirirken, koskoca Fransa, 15 günde teslim oluverdi. Naziler, hem üstün kara kuvvetleri, hem de yıldırım savaşı taktiği sayesinde, birbiri üstüne zaferler kazanıyordu. (Birinci Dünya Savaşı’nda da Almanlar Paris’i ele geçirmeye çalışmış fakat Paris’e 30 kilometre kala, durdurulmuştu. Savaşın sonraki dört yılı, siper savaşları şeklinde, aşağı yukarı aynı coğrafyada geçecekti. Şimdiyse önceki savaşta dört yılda girilemeyen yere onbeş günde girmişlerdi.) Zaferlerin peş peşe geldiği bu dönemde, zaten kamuoyunu coşturmaktan, zafer haberleri vermekten kolay bir şey yoktu. Savaşın bu ilk döneminin en büyük sıkıntısı, İngiltere’nin ele geçirilme hedefinin gerçekleştirilememesi olmuştu. Fakat diğer bütün alanlarda başarı elde edilen bu dönemde, kamuoyunu buna alıştırmak da zor olmayacaktı.

1941 yılı da, Naziler açısından yine zaferlerle dolu bir yıl oldu. 1941 yılının ilkbaharında Balkanlar’a inen Nazi orduları, kısa sürede Yugoslavya ve Yunanistan’ı ele geçirecek ve Edirne tarafında Türkiye ile Nazi Almanyası, sınır komşusu haline gelecekti. Macaristan, Bulgaristan ve Romanya gibi müttefiklerini de göz önünde bulundurursak, Doğu Avrupa’da, Alman çizmesinin değmediği yer, kalmamıştı.

Almanlar Moskova’ya girdi… mi acaba? 

Almanlar açısından sıkıntılı dönemler, 1941’in ikinci yarısında başladı. 1941 yılının 22 Haziran günü Naziler, Sovyetler Birliği’ne saldırıya geçti. Birkaç ay içinde Moskova’nın ele geçirilmesi planlanıyordu. Fakat yüzölçümü bakımından dünyanın en büyük ülkesi olan Sovyetler Birliği topraklarında Almanlar ilerledikçe, ikmal merkezlerinden uzaklaşmaya ve dolayısıyla, yavaşlamaya başladılar. Moskova’nın eteklerine geldiklerinde,   Kasım ayı sonuydu ve Moskova’da sıcaklık, eksi 40 dereceyi bulmuştu. Alman orduları, Moskova’nın merkezine 23 kilometre mesafede bulunan ve bugün Moskova’nın uydu kentlerinden biri olan Himki’ye kadar geldi. Burada uzaktan gördükleri bazı kuleli binaları, Kremlin Sarayı’nın kuleleri zannettiler ve Berlin’e gönderdikleri raporlarda, şehir merkezinin yanı başında olduklarını bildirdiler. Böyle olunca, Alman gazeteleri de, Alman ordularının Moskova’ya girdiğini yazdılar. Berlin’de, sanki Moskova alınmış ve savaş bitmiş gibi, şenlikler başladı. Oysa ki merkeze 23 kilometre mesafede olan Almanlar, burada mıhlanıp kalmıştı. Eksi 40 derecenin altına düşen soğuk, tankların motorunu dondururken, partizanlar cephe gerisindeki ikmal yollarını sabote ediyordu. Sonuçta, Berlin Radyosu’nun haftalar boyunca Almanların Moskova’da olduğunu söylemesine rağmen, Almanlar Moskova’ya giremedi ve Sovyet kuvvetlerinin 1941’in Aralık ayında başlattığı saldırıyla, Almanlar, Moskova’nın birkaç yüz kilometre uzağına püskürtüldü. Böylelikle Almanlar, Moskova’yı düşüremeyeceklerini gördüler. Savaş, bundan sonra güneyde, Kafkasya civarında yoğunlaşacaktı.

Moskova’yı unutturdular!

Moskova, yıldırım savaşıyla ele geçirilemeyince ve savaş devam edince, Naziler, savaşın devam ettiğini, tabii ki, toplumdan gizleyemediler. Fakat bazen gündem değiştirerek, bazen Doğu Cephesi’ndeki ufak başarıları büyük zaferlermiş gibi göstererek, kamuoyuna, Moskova konusunu unutturmayı başardılar. Bu sırada memlekette, “hani biz Moskova’ya girmiştik, hani biz Rusya’yı 3 ayda dize getiriyorduk, ne oldu o iş” diye soracak ne bir siyasetçi ne de bir gazete kalmadığından ve Almanlar savaşın ağır faturalarıyla henüz karşılaşmadıklarından, bu başarısızlıkları unutturmak, zor olmadı.

 

İngiliz bombaları patlıyor

Ancak, ertesi yıl, Almanları daha büyük zorluklar bekliyordu. Savaşın başından beri sürekli güçlenen İngiliz Hava Kuvvetleri, Almanya’ya yönelik ilk büyük bombardıman harekâtını, 1942’nin Mayıs ayında Köln’e düzenlediler. Binlerce binanın yerle bir olduğu bu bombardımanda İngiliz uçakları, aşağıya bildiriler dağıtmışlardı ve bunlarda, “Ey Almanlar! Biz, buraya geceleri ve gündüzleri gelmeye devam edeceğiz. Bu sürecin bitmesini istiyorsanız, bizimle birlikte hareket edin” diyorlardı. Almanlar, tutumlarını değiştirmeseler de, artık, savaşta her şeyin yolunda gitmediğini öğrenmişlerdi. Bombardımanlar, ABD’nin savaşa aktif olarak katılmasından sonra daha da şiddetlendi. Alman şehirlerini gündüz Amerikan, geceleriyse, İngiliz uçakları bombalıyordu. Alman şehirlerinde taş üstünde taşın kalmadığı o günlerde, Almanlar, kendi ordularını savaşı kazandığını falan düşünmüyordu. Fakat Propaganda Bakanlığı’nın yönlendirdiği kitle iletişim araçları, “çeşitli zorluklarla karşılaşılsa da” nihai zaferin Almanların olacağını tekrarlıyor, çeşitli zorluklarla karşılaşılması, olağanlaştırılıyordu. Alman Hava Kuvvetleri Komutanı Mareşal Hermann Göring, önceleri “Eğer düşman uçakları Almanya’ya ulaşmayı başarırsa bana ‘Göring’ değil, ‘Meyer’ deyin” demişti. (Meyer, çoğunlukla Yahudiler’in kullandığı bir soyadıydı ve Göring, “düşman uçakları buraya gelebilirse, ben adam değilim.” demek istiyordu). Mareşal Görüng’in bu kendinden emin açıklamayı yapmasından sonra Alman şehirleri bombardımana maruz kalınca, Göring’in nasıl verdiği sözün altında kaldığını ortaya koyacak bir yayın organı, yoktu. Ne var ki, Alman şehirleri bombalanmaya başlayınca, halk arasında Göring’i Meyer diye ananlar ve bomba sesleri gelirken bunu “Meyer’in trampeti” diye adlandıranlar ortaya çıkmaya başladı. Dolayısıyla, felaket şartları, resmi propagandanın inandırıcılığını sarsmaya başlamıştı. 

Sonun başlangıcı: Stalingrad

Savaşın yönünün değiştiği yer, 1943 yılının Şubat ayında, Rusya’nın iç bölgelerinde ve Volga Irmağı kıyısında bulunan Stalingrad oldu. 1941 sonlarında Moskova önlerinde yenilen Alman orduları, bu sefer, 1942’de, Sovyetler Birliği’nin başlıca petrol üretim yeri olan Kafkasya’ya, özellikle de Bakü’ye yönelmişti. Hitler, Sovyetleri petrolden mahrum bırakırsa daha kolay dize getireceğini düşünmekteydi. Kafkasya’ya sağlamca yerleşmeleri de, Stalingrad gibi, bütün ulaşım yollarının kesiştiği yerde bulunan bir kenti ele geçirmelerine bağlıydı (veya Hitler böyle düşünüyordu.) Ancak, ava giden avlanacak ve Stalingrad’ı ele geçirmeye çalışan Alman kuvvetleri, burada Rusların kuşatmasına düşecekti. Bunları kuşatmadan kurtarma girişimi de başarılı olamayacak ve yüz binlerce Alman askeri (ve bir o kadar da İtalya, Hırvatistan, Romanya, Macaristan gibi Alman müttefiki veya uydusu olan ülke ve yönetimlerin askerleri) ya ölecek ya da esir olacaktı. Hitler’in ileriyi görmeyen savaş siyaseti sonucunda, Almanlar, insan kaynaklarını Stalingrad’da yitirmiş oluyordu.

Almanlar Stalingrad’da ilerlerken, Alman basını önce zafer havası yaratmış, sonra, şehirde sokak çatışmaları yoğunlaşıp da ardından Almanlar Sovyetlerin kapanına düşünce, bu sefer, “Alman askerlerinin zorluklar, imkansızlıklar karşısında nasıl kahramanca savaştığından” bahsetmiş, hatta, Stalingrad’da generallerin erlerle omuz omuza çarpıştığını yazmıştı. Oysa şimdi, Hitler’in generallikten mareşalliğe terfi ettiği Friedrich Von Paulus, mareşal oluşunun ertesi günü, gidip Ruslara teslim olmuştu, ordusuyla birlikte. Kamuoyu, Stalingrad’la yatıp kalkarken bu ağır bozgunu kamuoyundan gizlemenin imkânı yoktu. Buna da hemen bir formül bulundu: 3 Şubat 1943 günü, Berlin Radyosu, müzik yayını yaparken yayın yarıda kesildi ve Stalingrad felaketi şu anonsla duyuruldu: “Stalingrad için yürütülen muharebe, sona ermiştir. Mareşal Paulus’un liderliği altındaki Altıncı Ordu, düşmanın üstünlüğü ve olumsuz şartlar karşısında, bozguna uğramıştır.” Anonsun devamında, bu fedanın boşuna olmadığı, Stalingrad’da askerlerin ölünceye kadar savaştığı o süre içinde devletin, bütün Doğu Cephesi’nin kaderine yönelik tedbirleri aldığı ifade ediliyor ve Alman Altıncı Ordusu’nun yeniden kurulacağı söyleniyordu. Bunun ardından, Almanya’da dört gün yas ilan edildi.

Görüldüğü üzere, mızrak çuvala sığmayınca, hükümet bunu da uygun yöntemlerle açıklayıp toplum ikna etmeye girişmişti. Bu anonsta da gördüğümüz üzere, önceleri küçümsenen, Almanların karşısında darmadağın olacağı söylenen Sovyet kuvvetleri, Almanlar bozguna uğrayınca, “üstün” ilan ediliyor, resmi propaganda bu sefer, hükümetin başarısızlığını haklı gösterebilmek için, düşmanın ne kadar güçlü olduğunu anlatmaya başlıyordu (hiç kimse de, “hani bu düşman üç ayda darmadağın edilecekti? Eğer çok güçlü idiyse, böyle bir düşmana niye saldırdınız” diye soramıyordu tabii). Diğer taraftan, anonsta, “bütün Doğu Cephesi’nin kaderini belirleyecek önlemlerin alındığı” söylenirken, artık saldırmanın değil, savunmanın söz konusu olduğu mesajı da alttan veriliyordu.     

Ne var ki, radyo anonsunda “örnek liderliğinden” bahsedilen Mareşal Paulus, teslim olmakla kalmayıp Sovyetler’in safına geçecek ve Sovyet makamları Paulus’u sürekli Moskova Radyosu’na çıkartıp Almanya’daki Nazi karşıtı propagandada kullanacaktı.

Düşman radyoları: Alternatif haber kaynağı

Nazi Almanyası’nda, daha savaşın ilk günü olan 1 Eylül 1939’da, düşman devletlerin radyolarını dinlemek yasaklanmış ve düşman radyosu dinlerken yakalananların ömür boyu kürek cezasına mahkûm olacakları ilan edilmişti. Ne var ki, şehirlerin geceli gündüzlü bombalanması, Doğu Cephesi’nden peş peşe ölüm haberlerinin gelmesi ve Stalingrad’da bozguna uğranıldığının resmi ağızdan da kabul edilmesi sonrasında, resmi propaganda inandırıcılığını kaybetmeye başlayacak ve giderek daha fazla kişi, - hayatını tehlikeye atarak- düşman radyolarını dinlemeye başlayacaktı. Düşman radyoları da, Almanları can evinden vurmayı iyi biliyordu: Alman makamlarının cephede “kayıp” olduğunu ilan ettiği pek çok asker, aslında, esir düşmüştü. Ruslar, bunların bazılarını, Almanya’ya yönelik radyo yayınlarına çıkartıyor ve “şimdi programımızda, bize esir düşmüş olan falanca Alman askeri var” diye onun ismini anons ediyordu. Programa çıkan asker de, radyodan, ailesine, iyi durumda olduğunu söylüyor ve Almanları, hükümete karşı direnmeye davet ediyordu. Cephedeki çocuklarından aylardır haber alamayan ailelerin bu programları nasıl ilgiyle dinledikleri, tahmin edilebilir.

Zafer yok. Eğlence verelim

 Savaşın ibresinin Almanya’nın aleyhine döndüğü dönemlerde, Hitler de, toplumun karşısında gittikçe daha az görünür olmuştu. Propaganda Bakanlığı, savaşın sıkıntılarıyla boğuşan halkın moralini sağlam tutmak için, eğlenceye yönelik yayınlara destek veriyor, komedi filmleri çevriliyor, sirklerin turneye çıkması teşvik ediliyordu.

1943 ortalarından itibaren Almanlar geri çekilmeye başlayınca, resmi propaganda, bu toprak kayıplarını, “taktik geri çekilme” olarak kamuoyuna sundu. Yani, Alman kuvvetlerinin falanca şehirden, “taktik gereği” geri çekildikleri, böylelikle düşmanı tuzağa düşürmeye amaçladıkları ve yakında Almanların toparlanarak buraları tekrar ele geçireceği söyleniyordu. Böylelikle, Nazi yönetiminin düşmana nasıl gizli ve dâhice tuzaklar hazırladığı, cümle âleme duyuruluyordu.

 

“Çok gizli silah yapıyoruz!”

Almanların askeri üstünlüğü kaybettiğini dost-düşman herkesin gördüğü bu dönemde, Nazi propagandası, “savaşın kaderini değiştirecek silah” efsanesine sarıldı. Buna göre, Nazi yönetimi, yeni, modern silahlar geliştirmekle meşguldü ve bu silahlar, savaşın kaderini değiştirecekti. “Fısıltı gazetesi” de devreye sokulmuş ve herkes, bu “çok gizli” silahı konuşur olmuştu. Evet, askeri sanayi alanında Naziler bu dönemde büyük atılım gösterdiler. Füze teknolojisini geliştirdiler ve V-1 ve V-2 füzeleriyle Londra’yı vurmaya başladılar. Ancak bunlar, savaşın gidişini değiştirmeye yetmedi. Zaten Almanların silah hammaddesini bulmakta zorlandıkları, insan kaynaklarını kaybettikleri, yani, hem insan, hem hammadde, hem de silah kaynakları bakımından düşmanlarını çok gerisinde kaldıkları öyle bir dönemde, hangi silah, savaşın kaderini değiştirirdi, bu da ayrı bir konu. Bu gizli silah üretimi propagandası, savaşın sonuna kadar etkisini sürdürdü. Göründüğü kadarıyla da, Nazi yöneticileri, buna kendileri de inanmıştı. Zira ne ABD ve İngiltere’nin, ne de Sovyetler Birliği’nin Nazi yönetimine hiçbir uzlaşma imkanı tanımadığı ve kayıtsız şartsız teslimi şart koştuğu, dolayısıyla, Nazi liderlerinin kendi canlarını kurtarma derdine düştüğü bu ortamda, Nazilerin çeşitli umutlara bel bağlamaktan başka yapacakları Bir şey yoktu.

Toplumu korku etrafında birleştirmek

Savaşın en son evresinde Nazi yöneticileri, korku duygusuna ağırlık verdi. Naziler, Ruslar’ı ve Ruslar’ın da dâhil olduğu Slav halklarını insandan saymadıkları için, İkinci Dünya Savaşı yıllarında en gaddar yönlerini, işgal altındaki Sovyet topraklarında göstermiş ve sivil halka yapmadığını bırakmamıştı. Ayrıca, Alman askerleri, ellerine geçirdikleri İngiliz askerlerine savaş esiri muamelesi yapar ve onların esir haklarından yararlanmalarını sağlarken, eline geçirdiği Sovyet esirlerinin büyük kısmını imha etmiş, diğer kısmını ise, insanlık dışı koşullarda yaşamaya zorlamıştı. Savaş rüzgârları ters yönden esmeye başlayıp da Almanlar Sovyet askerlerinin insafına kaldığında Almanları hiç de güzel zamanların beklemediğini tahmin etmek, zor değildi. Sovyet kuvvetlerinin pek çok yerde, ele geçirdikleri Alman askerlerini öldürdüklerine ilişkin söylentiler kulaktan kulağa yayılıyordu.

Ruslar, Alman anavatanında!

Sovyetler, Alman anavatanına, 1944 sonlarında ayak bastı. İlk ele geçirdikleri Alman yerleşim yerlerinden biri, o zamanlar Almanya’nın en doğusunda bulunan (ama savaştan sonra Almanya’dan alınıp SSCB’ye bağlanan ve bugün Rusya’nın Kaliningrad ilinde yer alan) Nemmersdorf köyü idi. Sovyet kuvvetlerinin birkaç gün ellerinde tuttukları bu köy, tekrar Almanların eline geçtiğinde Almanlar, buradaki sivil halkın katledildiğini ve kadınların tecavüz edilip öldürüldüğünü gördüler. Bu köydeki katliamın görüntüleri, sinemalarda ve gazete manşetlerinde, şu temayla gösterildi: “Ey Almanlar! Artık, anavatanımız tehlike altındadır ve şimdi vatanı savunmak sadece askerlerin değil, 7’den 70’e herkesin görevidir!” Goebbels, böylelikle, bu katliamdan yararlanarak, toplumu “yaklaşmakta olan felakete karşı” seferber etmiş oluyordu.) Nitekim kısa bir süre sonra, 12 yaşındaki çocuklardan 65 yaş üstü kişilere varıncaya kadar, çok geniş bir kitle, silah altına alınacaktı.) Artık, “yaklaşmakta olan felaket”, toplumdan gizlenmiyor, hatta epey cilalanıp süslenerek, toplumu seferber etmede kullanılıyordu.

Belirtmek gerekir ki, Nazi karşıtı ülkelerin Almanya’nın teslim olmasından başka bir seçeneğe razı olmamaları ve Sovyet kuvvetlerinin sert intikam operasyonlarına başvurması, Nazilerin halkı seferber etmesini kolaylaştırmıştı. 

Fakat “Ruslar’ın vahşeti” konusunda yürütülen propagandanın bir de ters etkisi oldu: Almanya’nın doğu bölgelerinde yaşayan halk, bu propagandanın dehşeti karşısında, çareyi, batıya doğru kaçmakta buldu. Nazi yetkilileri, bu sefer de, genel panik ve kargaşa havasını önlemek için, halktaki korkuyu bastırmaya çalıştı. Almanya’nın doğusundaki şehirlerde yetkililer, uzun süre, halkın göç etmesini önlemeye çalışıyordu. Sonunda, şehrin Rusların eline geçmesine birkaç saat kala şehir halkına göç izni verildiğindeyse, büyük kısmı at arabalarıyla veya yaya olarak yola çıkan kafileler, çok geçmeden, Rus öncü kuvvetleriyle karşılaşıyor ve pek çoğu, Rusların intikam operasyonlarına maruz kalıyordu. Bu göçmenlerden Batı’ya ulaşanlarsa, gerçek durumu, bütün çıplaklığıyla, buralarda yaşayanlara aktarıyordu.

Ancak, tek başına korku, toplumu paniğe ve çözülmeye sevk ederdi. Bu nedenle, toplumu bir taraftan da seferber edecek bir zafer umudunun olması gerekiyordu. Peki, ama umutlu olmak için bir neden var mıydı? Naziler, buna da çözüm buldu:

“ABD, bize muhtaç”

1945’e girildiğinde, Nazi yönetimi, hem batıda hem de doğuda savaşamayacağını, net olarak görmüştü. Amerikan-İngiliz ittifakına karşı Belçika’da Ardenne bölgesinde yapılan son Alman taarruzu 1945 başlarında bozgunla sonuçlanınca Naziler, Amerikalı ve İngilizlerle uzlaşma eğilimine ağırlık verdiler. Bu şartlarda, Nazi propagandası da, Almanların Avrupa medeniyetini “doğudaki barbarlara” karşı koruduğu teması üzerine oturtuldu. Buna göre, Batılı ülkeler, yakın bir gelecekte, yaptıkları hatayı anlayarak, Almanya’nın bütün bir Batı medeniyeti için savaştığını anlayacak ve Almanya’yla birlik olup Sovyetler Birliği’ne karşı savaşacaklardı. ABD’de bugünlerde Cumhurbaşkanı Roosevelt’in ölmesi ve yerine Sovyet karşıtı tutumuyla bilinen Truman’ın gelmesi, Nazilere bu konuda epey umut verdi. Nazi liderleri, neredeyse son nefeslerine kadar, ABD ve İngiltere’nin kendilerine yardım eli uzatacağı ve Sovyetler Birliği’ne karşı beraber savaşacakları umuduyla yaşadılar.  Ne var ki, Nazi liderlerinin bu son umudu da boşa çıkacak ve ABD Başkanı Harry Truman, Nazi Almanyası yıkılmadan, Sovyetler Birliği’ne karşı mücadeleye girmeyecekti.

Uzun sözün kısası, bu savaşa baktığımızda, “Sovyet tankları Berlin’e girene kadar Alman halkının Alman tanklarının Moskova’da olduğunu” zannetmediğini görüyoruz. Ancak, Nazi Almanyası tarihi bize, kitlelerin özgür basının olmadığı bir ortamda nasıl uzunca bir süre yönetilebildiği, başarısızlıkların bile başarı olarak gösterilebildiği fakat mızrak çuvala sığmaz hale gelince ve kitleler can derdine düşünce, düşmanın basın yayın organlarının bile takip edilebildiği konusunda epey ders vermektedir. Dolayısıyla, tarihi okumak (ama doğru okumak), bugünü de yarını da iyi değerlendirme imkânı verir.

 

Yorumlar