Deniz Berktay Deniz Berktay

1389'dan 1914'e Destanlaştırılan Bozgun: Birinci Kosova Savaşı

28 Haziran 2019
“ Avusturya Macaristan Veliahtı’nın, Sırp milliyetçilerinin son derece etkin olduğu Saraybosna’ya tam 28 Haziran’da gönderilmesi,büyük bir ihtimalle bir çatışmaya vesile yaratma amacını taşımaktadır. „
1389dan 1914e Destanlaştırılan Bozgun: Birinci Kosova Savaşı

28 Haziran, 1. Kosova Savaşı’nın 630., Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıcının ise, 105. yıldönümü. Bu olayların aynı tarihe denk düşmesi, tesadüf değil.

Osmanlı’nın kuruluş döneminin en önemli zaferlerinden biri olan 1. Kosova Savaşı’nın hangi yıl yapıldığını bile, Türkiye’de eğitim görmüş pek çok kişi, hatırlamaz. Sırplarsa, bu savaşın sadece hangi yıl yapıldığını değil, hangi gün yapıldığını bile ezbere bilir ve “28 Haziran 1389” yanıtını verir. Zira 1. Kosova Savaşı’nın Türkler açısından, Osmanlı’nın kazandığı pek çok zaferden biri olmasına ve bu zafer sonunda elde edilen yerlerin bugünkü Türkiye sınırları dışında kalmış olmasına karşılık, savaş, Sırplar açısından, çok daha kritik öneme sahiptir: Sırplar, bu savaşta uğradıkları bozgunla, 500 yıl sürecek olan Osmanlı egemenliğine gireceklerdir.

Fakat Sırp milliyetçileri açısından bu gün, bir bozgun yıldönümü gibi değil, bir zafer yıldönümü gibi kutlanır. Sırp milliyetçileri, Osmanlı karşısında uğradıkları bu bozgundan, bir destan yazmışlardır. Sırp milliyetçilerine göre, bu bozgun, Sırp halkının milli ve ahlaki alandaki düşüşünü durdurmuş ve bu bozgun sayesinde Sırplar, milli birliğin önemini kavramışlardır. Sırp ulusal bilinci, geçmişteki ortak zaferlerden ziyade, ortak felaketlerin, ortak acıların üzerine kurulmuştur. Bu açıdan, kısmen de olsa, Türk milliyetçiliğinin 1912 1. Balkan Savaşı’nın getirdiği felakete verdikleri önemle ve Balkan Savaşları’nın Türklerde milli bilinci kuvvetlendirici etki yapmasıyla karşılaştırabiliriz. Fakat Türk milli bilincinde, Sırplarınkinden farklı olarak, ortak zaferlere yapılan vurgu, tabii ki, çok daha güçlüdür.

Diğer taraftan Sırp milliyetçileri, Kosova’da kendilerini feda ederek, Hıristiyan Avrupa’yı Türk istilasından kurtardıklarını dile getirir ki bu söylem, Sırplara özgü olmayan, Avrupa’nın doğu ve güneydoğu bölgelerinde yaşayıp Batı Avrupa’ya kendisinin “Avrupalılığını” ispat etmeye çalışan bütün milletlerde görülen bir söylemdir. Nitekim bütün Balkan milletlerinde, kendilerinin bir zamanlar Avrupa’nın en ileri milletlerinden biri oldukları, fakat “500 yıllık Türk egemenliği” yüzünden geri kaldıkları, kendilerini Avrupa için feda ettikleri söylemine denk geliriz. Böylelikle bu milletlerin siyasetçileri, bu söylemlere dayanarak, bugünkü Avrupa’nın önde gelen ülkelerinden ve genel olarak Batı dünyasından, bu “fedakarlıklarının” karşılığının verilmesini talep eder (Biraz kuzeye, Polonya’ya ve Baltık bölgesine doğru çıktığımızdaysa, buralarda Türklerin yerini Rusların ve komünist dönemin aldığını ve oralardaki milletlerin, Ruslara karşı kendilerini feda ettiklerini ve “komünist işgali” döneminde geri kaldıklarını söylediklerini, böylelikle Batı’ya kendilerini ispat çabasına girdiklerini görürüz). Fakat bunlardan hiçbirinde bu söylem, Sırp milliyetçilerinde olduğu gibi bir büyük destana dönüştürülmemiştir.

Sırpların “Kosova Destanı”na kaynaklık eden en önemli etkenlerden biri, 28 Haziran’ın çok eski tarihlerden beri, Sırplar açısından kutsal bir gün olmasıdır. Nitekim 28 Haziran, Sırpların Hıristiyanlık öncesi pagan inanca sahip oldukları dönemde, gün dönümü bayramıdır (günlerin uzamasının sona erdiği dönem). Vidovdan adı verilen bu bayram, Sırplar Hristiyanlığı kabul ettikten sonra da, “Aziz Vit’in günü” diye, Hristiyan bir şekil verilerek, kutlanmaya devam eder. 1. Kosova Savaşı’nın tam bu güne denk gelmesi, Sırpların bu bozgun üzerinden bir dini destan yazmasına imkan verir. Sırpların Osmanlı egemenliği altında bulunduğu dönemde Sırp kültürünün korunup geliştirildiği başlıca merkez olan (ve bu nedenle Sırp toplumunda önemli bir ağırlığa sahip olan) Sırp Ortodoks Kilisesi, 1. Kosova Savaşı’nın destanını yazar. Buna göre, Sırp Kralı Lazar, 1. Kosova Savaşı’ndan bir gece önce, bir rüya görür. Bu rüyada Tanrı, Kral Lazar’a iki seçenek sunar: Lazar, ya yeryüzünün krallığını seçecek ve ertesi günkü savaşta Türkleri darmadağın edecek ya da göklerin krallığını seçecek ve bunun karşılığında, Türkler karşısında, bütün ordusuyla birlikte darmadağın olacaktır. Lazar, Türkleri yenmesi mümkün olmasına rağmen, göklerin krallığını seçer ve bilinçli olarak ölüme gider (Hristiyan inancında İsa’nın kendisinin ele verileceğini bildiği halde ölüme gitmesi, çarmıha gerilmesi ve ölümden dirilmesi teması ile benzerlik, açıktır). Sırp Ortodoks kiliselerinde, Kral Lazar’ın oniki komutanıyla son akşam yemeğini tasvir eden resimler yapılır (İsa’nın oniki havarisiyle son akşam yemeği tablosunu andırdığını eklemeye sanırız, gerek yok). Böylelikle Sırp Kilisesi ve köy köy dolaşan Sırp halk ozanları, Kosova Bozgunu’ndan, Sırpların gökyüzü egemenliği uğruna kendilerini feda ettikleri, topyekun ölüme gidip ölümden dirildikleri, kendi benliklerini yeniden bulmalarına vesile olan bir zafer destanı yaratırlar. (Osmanlı’nın kuruluş döneminde pek çok Sırp prensinin Osmanlı kuvvetlerine destek verdiği unutulur ve 500 yıllık dönem, bütün bir halkın, “Türk zulmüne direniş” dönemi olarak ortaya konur).

Bu destan, özellikle 1800’lü yıllarda Sırbistan’da kitleler arasında geniş olarak benimsenir ve Sırbistan’ın Osmanlı’dan tam bağımsızlığını elde ettiği 1878 yılından sonra, Sırbistan Krallığı, “Kosova Destanı”nı resmi düzeyde kutlamaya başlar. Sırp milliyetçileri, bazı önemli olayları, bu tarihe denk getirmeye gayret eder ki bunun en önemlisi, 1. Dünya Savaşı’nın kıvılcımını çakan olay olarak tarihe geçen Avusturya Macaristan İmparatorluğu Veliahtı Franz Ferdinand’ın ve eşinin, 28 Haziran 1914’te Saraybosna’da bir Sırp milliyetçisi tarafından öldürülmesidir.

1. Dünya Savaşı’na Giden Yol

Sırbistan Krallığı, Osmanlı’dan bağımsızlığını elde ettiğinde, ufak bir Balkan ülkesidir ve Avusturya’ya yaptığı domuz ihracatından başka, önemli bir geliri yoktur. Sırbistan’ın genişlemek için gözüne kestirdiği iki yer vardır. Birincisi, Osmanlı’nın elinde bulunan Makedonya bölgesi, ikincisi ise, kuzeyindeki Bosna-Hersek. Avusturya’nın 1878’de Bosna Hersek’i (kaba mülkiyeti Osmanlı’da kalmak şartıyla) işgal etmesi, Sırpları, ilk aşamada, daha zayıf olarak gördükleri Osmanlı’dan Makedonya’yı alma politikasına sevk eder. 1912-13 Balkan Savaşları’nda Sırbistan, Makedonya’nın büyük bölümünü alacak ve topraklarını ikiye katlayacaktır. Bunun ardından, Sırp milliyetçilerinin en radikal kanadını oluşturan ve iktidar tarafından da tasvip edilmeyen “Kara El” örgütü, Bosna’nın Avusturya’dan alınmasına yönelik eylemlere başlar (Avusturya, 1878’de işgal ettiği Bosna-Hersek’i, 1908 yılında, resmen kendi topraklarına kattığını açıklamıştır). Avusturya Macaristan İmparatorluğu’ndaki savaş yanlısı kesimler de, bu esnada, Avusturya’nın güneye, Selanik Limanı’na doğru ilerlemesi gerektiğini savunmakta ve Sırbistan’ın varlığını kendileri için engel olarak görmektedir. Viyana’daki bu savaş yanlısı kesim, Sırbistan’la bir krizin tırmanması için, vesile aramaktadır. Bazı tarihçilerin dile getirdiği üzere, Avusturya Macaristan Veliahtı’nın, Sırp milliyetçilerinin son derece etkin olduğu Saraybosna’ya, hem de tam 28 Haziran’da gönderilmesi, bir düşüncesizliğin değil, daha büyük bir ihtimalle, bir çatışmaya vesile yaratma amacını taşımaktadır. Nitekim Ferdinand, aynı günün sabahında bir suikast girişimine daha uğradığı halde, gerekli güvenlik önlemleri alınmaz. Sonuçta, 20 yaşındaki bir Sırp öğrencisi olan Gavrilo Princip, üstü açık bir arabada seyahat etmekte olan Veliaht Ferdinand ve eşini vurarak öldürür. Bu olaydan sonra, Avusturya Macaristan yönetimi, Sırbistan’a çeşitli taleplerden oluşan bir ültimatom gönderir. Sırbistan, bu taleplerin hemen hepsine olumlu cevap vermekle birlikte (radikal milliyetçi örgütlerin yasaklanıp üyelerinin tutuklanması gibi), Avusturya’nın Sırbistan’da bu davaya bakacak mahkemelere denetçi gönderme isteğini, devletin egemenliği ilkesine aykırı bularak, reddeder. Bunun üzerine Avusturya, o tarihe kadar diplomasi tarihinde görülmemiş bir uygulamaya başvurarak, Sırbistan’a savaş açtığını, Belgrad’a gönderdiği bir telgrafla bildirir. Sırbistan Kralı 1. Petar, telgrafla savaş ilan edileceğine inanamadığı için, yabancı ülkelerdeki büyükelçiliklerine telgraf çekerek, Avusturya’nın savaş ilanının aslı astarının olup olmadığını öğrenmelerini ister. Ne var ki, büyükelçiliklerin yanıt vermreine imkan kalmadan, Avusturya topları, ateşe başlar. Bunun ardından da, son on yıldır birbirlerine saldırmak için fırsat bekleyen Avrupa devletlerinin arka arkaya savaş ilan etmeleriyle, dört yıl boyunca dünyayı kana bulayacak olan 1. Dünya Savaşı, başlamış olur.

Tarih, 20. yüzyılın sonlarında da tekrar edecek ve bir tarafta Hırvatistan ve Slovenya’yı kendi nüfuz alanında gören Almanya’nın ve Batılı ülkelerin faaliyetleri, diğer taraftaysa çok uluslu Yugoslavya yerine Sırpların egemenliğinde bir yapı kurmak isteyen Sırp milliyetçilerinin faaliyetleri, Balkanlar’ı, dört yıl süren kanlı bir savaşa sürükleyecektir. Yugoslavya’nın dağılma sinyalleri verdiği 1989 yılında da Sırp milliyetçileri, Kosova Savaşı’nın 600. yıldönümü vesilesiyle, tekrar Kosova Destanı’na sarılacak ve Sırp Kralı Lazar’ın tabutu, Sırbistan’da şehir şehir dolaştırılacaktır.

Sırplar ve diğer Balkan halkları, Doğu’yla Batı arasındaki geçiş yollarında yaşamanın talihsizliğine maruz kalmış ve toprakları, geçmişten bugüne, farklı güçlerin müdahalesine maruz kalmıştır. Doğu’yla Batı arasındaki bu çatışma bölgelerinde, özellikle bölge dışı güçler tarafından gerilimin yükseltilmesi halinde, bunun hem bölge halkları, hem de bütün dünya açısından felaketlere yol aşacağını tarih, üstelikte defalarca, çok açık şekilde gösterdi. Yeni felaketlerden kaçınabilmenin yolu, her şeyden önce geçmişi bilmek ve doğru değerlendirmekten geçiyor.

Yorumlar